Bundan yıllar önce Murat Belge, komünist iken ve henüz ruhunu liberal şeytana satmamışken, Zeki Müren’in seslendirdiği meşhur Kahır Mektubu şarkısı üzerine (ki esasen albümün adıdır) satır satır bir analiz yayınlamıştı.
O dönem, ortalama bir arabesk şarkının analiz edilmesi olacak şey değildi, tartışmalar daha çok “Sol Revizyonizmin Gdansk Tersanesi Eylemlerinde Sosyalizmin Diyalektiğine Verdiği Hasarların Toplumsal İzdüşümü” gibi çok anlaşılır konularda dönüyordu.
Kahır Mektubunun incelenmesi ilk kez, uzak sol cenahtan birinin, sokaktaki basit adamın derdini konuşmasıydı ve o dönemde toplumdaki arabesk dönüşüm ile, sırça köşkteki sol kesimin ilk teması idi.
Gülenay Aydın’ın kahır mektubu da bunu düşündürdü.
Gülenay Aydın sayısız yıl sonra, derdini mektupla anlatan ilk kişi olabilir. Ben bildim bileli Türk Satranç Federasyonu ile iletişim sözlü yapılır ve hep şunun için yapılır: 1) Bana para verin 2) Beni yönetime alın.
Gülenay Aydın’ın derdi bundan uzak değil ama usul değişmiş görünüyor. Talep, bir “Kahır Mektubu” ile yapılmış.

Bu arada kısa geçmişe dönersek, milli takım seçiminde son Dejavu, hamile kalan Kübra hanımın, 3 yılda 5 parti yapmadığı dönemde neden milli takıma seçilmediğinin yaygarasıydı.
Kübra hanım öyle mektup falan yazmadı. Konuya bodoslama girdi, tehdit etti ve yemeğin üstüne acılı mağduriyet sosunu hiç acımadan döktü. Hamile anne mağdur ediliyordu.
Konuyu anlamaktan aciz adamlardan aynı saat destek aldı, ama bu şantajla 3 gün içinde de TSF tarafından davet almayı başardı. Kısa bir görüşme sonrası başkanla fotoğrafı verdi, kendisine destek olan avanakları sattı, Ayvalık çarşısına geri gönderdi.
Kübra hanım özelinde kısaca özetlediğim ve GECEKONDU başlığı ile 2 yıl önce yazdığım bu çark, Türk satranç aktörlerinin genel hak arayış metoduydu ( bakınız: https://satrancvehukuk.com/2023/11/03/gecekondu/. ).
Arkadan pazarlık yap, sonuç alamayınca tehdit et, isyan çıkar. Şantaj sonuç verince de ortadan kaybol.
Gülenay Aydın mektup yazarak hiç değilse bu iletişim metoduna bir farklılık getirdi. Bu, çingene düğünündeki sandalye kapma oyununda bir yenilik.
O halde bu mektup, analiz edilmeli. Çünkü bu mektup, bugünün Türk satranç mahallesinin resmini çiziyor.
MEKTUBUN DİLİ
Meslekten biraz tecrübe ile şunu söyleyebilirim. Her yazının bir beden dili vardır.
Hiç tanışmadığınız, yüzünü görmediğiniz bir kişiliği, birkaç yazışmadan tarif edebilirsiniz.
Günlük hayatta mimikleri, ifadeleri gizleyerek suni imaj oluşturabiliriz ama beden dili ele verir. Makyaja kapalıdır.
Yazı dili de öyle.
Bir davaya verilen cevap dilekçesindeki özensizlik, anlatımdaki ifadeler, hatta küçük harf büyük harf kullanımı kişiliğinizi ortaya koyar (örneğin üç cümlelik yazıda aralıksız büyük harf kullanmak ciddi zeka geriliğine işaret eder, zamanında ülkeye satranç hakemi diye salınmış olmaları gerçeğine rağmen).

İçeriğe girmeden önce mektubun şekli hakkında ilk cümlem şu olsun:
Mektubu bir hukukçu redakte etmiş. Dili, kompozisyonu net. Akıcı. Derdini ortaya koyuyor. Ama bu şeklen böyle.
İçerik ise bir çelişkiler denizi. Bu sebeple metni kaleme alan veya redakte eden hukukçu her kimse, satranç bilmediği gibi Türk satranç dünyasını ve sosyolojisini bilmiyor.
MİLLİ TAKIM DUYURUSUNU HANGİ MAKAM YAPIYOR? TAKIM ARKADAŞLARI MI?
Mektubun girişinde, kavganın çıkış noktası var ama oldukça şaşırtıcı: Takım arkadaşları.

Bir sporcu, olimpiyat öncesi milli takıma seçilmediğini takım arkadaşlarından öğrendiğini anlatarak başlıyor.
Bu her şeyden önce benim son dönemde ısrarla tekrarladığım “Devletsizlik” tezimi teyit ediyor. Türk satrancı bugün, devletsizdir.
Herhangi bir sporda, milli takımın oyuncu seçimi arkadaşlar üzerinden tebliğ edilmez. Futboldan çok örnek veriyorum ama Arda Güler’in milli takıma seçilmediği, futbolcu İsmail Yüksek tarafından servis edilmez mesela.
Burada iki olasılık var: Ya Gülenay Aydın yalan söylüyor (ki bu başlı başına bir soruşturma konusudur). Veya TSF yalan söylüyor. Elbette bu da başlı başına bir soruşturma konusudur.
Ancak şeklen bakarsak, mektubun publish edildiği gün itibariyle TSF’nin bir deklarasyonu yok.
O halde hangi arkadaşlar ve ne amaçla böyle bir “tebligat” yapıyor, bunu herkesin bilmesi lazım. Zira bu önemsiz değil. Milli Takımdan, Olimpiyattan ve TBMM’de soru önergesine konu bir vakadan bahsediyoruz.
SORUŞTURMA AÇILMASI GEREĞİ
TSF konuyu disiplin kuruluna götürmeli ve soruşturmalı. Neden soruşturmalı?
Çünkü ortada TSF tarafından resmi olarak tebliğ edilmiş bir milli takım yok. Yani kimin oynayıp oynamayacağı, Kahır Mektubunun yazıldığı gün ve saatlerde resmen duyurulmuş değil.
Burada Gülenay hanım ön alarak bir önleyici tehdit mi yapıyor yani pozisyon mu alıyor yoksa katakulli dünyasının şifrelerini mi çözüyoruz bilmiyorum.
Bir grup milli sporcu (arkadaşlar !) bunu speküle ettiyse, bu “arkadaşların” ifadesi alınmalı . Bu zorunlu. Çünkü konu alt düzeyde de olsa medyaya yansıdı, satranç zarar gördü ve en önemlisi TBMM’de soru önergesi oldu.
Konu soru önergesinde ise bu, TSF tarafından tebliğ edilen bir karar varmış gibi anlatıldı.
Öyle ki şu dakikaya kadar kamuoyunda herkes olayı, TSF üzerinden verilmiş bir karar şeklinde okudu. Ama Kahır Mektubunda net olarak, böyle bir karar olmadığı, arkadaşlardan gelen bir sufle olduğu yazıyor.

TSF, OLMAYAN BİR KARARIN, MECLİSE TAŞINMASINI SORUŞTURACAK GÜCE SAHİP Mİ?
Hayır!
Yazıyı uzatmamak için sadece kısa yanıtı veriyorum. Net olarak, hayır. TSF bunu asla soruşturamayacak.
Bunun reel sebebi, TSF Başkanının bir “sözde iş adamı” olmasıdır. Oysa TSF Başkanlığı, formasyonu gereği bir devlet adamlığı makamıdır. İş adamı, devlet adamlığı yapamaz. Kaldı ki Apaydın, başarısız bir iş adamı.
Devlet adamı olsa, bu vakayı doğmadan soruşturur, spekülasyonun kaynağını bulur disiplin kuruluna alırdı.
Ama Fethi beyin varlık nedeni devlet değil. Devlet kodu bilmeyen adam devlet adamı olamaz, devlet adamı olamayan, devlet kurumunu işletemez.
Şimdi Mektuba devam edelim.
NARSİZM Mİ HADSİZLİK Mİ?

“Bu kriterler hayata geçirilirken benim … üniversite öğrencisi olduğum, devam zorunluluğu olduğu, vize, final, quiz tarihleri aksatmamam gerektiği … göz ardı edildi”.
Bu günümüz bireyselliğinin veya şımarıklığının açık dışa vurumu. Devletin, kurumlarının ve kurallarının ezilmesi.
Gülenay Aydın, özel kriterlerini anlatarak, Milli takımın buna göre dizayn edilmesini istiyor.
Oysa Milli takımın varlık nedeni kriteri bir tanedir. Milli Takımın ta kendisi!
Hiçbir ülkede, hiçbir ülke Federasyonu, hele ki olimpiyat gibi en zor ve ön planda olan bir sahnede, kriteri kişiye özel düzenlemez. Kriter daima objektiftir, uyarsanız kabul görürsünüz.
Ama Gülenay Aydın sporcu seçiminde milli takımın değil, özel hayatının eşiklerini record etmek istiyor. Benden quiz, vize, final tarihlerimi, okul ara tatillerimi, ailemle geçireceğim zamanı isteyin, bana özel bir Milli Takım seçme kriteri yapın.
Bu haliyle pratiğe dönüşmesi imkansız bir ben merkezcilik. Benim okulum, benim quizim, benim vizem…
Peki olimpiyatın veya Milli Takımın varlık nedeni nedir? Okul yaşamında başarılı olmak isteyen gençlere arada sosyal aktivite sağlamak mı?
Veya Gülenay Aydın banka memuru olsaydı durum ne olacaktı? “Benim gün sonu gişe işlemleri bağlamam, hafta sonu mesaim, ekonomik kriz nedeniyle ülkede kredilerin geri çağrılması ve şube kapama işleri nedeniyle iş yükümün artması göz ardı edilmiştir” mi denecekti?
Milli takım sporculuğu düzeyi, katı bir profesyonelliğin tam da tanımıdır.
Bu sebeple burada ille bir zaman yaratma talebi olacaksa, Kahır Mektubunun bu paragrafının Milli Takımı değil, okulu hedeflemesi gerekirdi.
“Sayın Okul, ben yeteneğimle Türk Satranç Milli Takımına seçilme potansiyeli olan bir kişiyim, belli sayıda antrenman şartım var (oyun, parti, ikili maç), quizimi ertele, bana zaman yarat” denmeliydi.
Ülkeyi temsil ediyorsunuz ama sizin okulunuzun Milli Takıma değil, Milli Takımın okulunuza uymasını istiyorsunuz.
Değişik bir racon. Bir tür “Ben mekanlara uymam, mekanları kendine uydururum”.

EVREN ÜÇOK – YİNE!
Mektup çok parçalı. Sadece bir talebi içermiyor, iç içe geçmiş hikayeleri de okuyana aktarıyor.

Kahır Mektubunun bu bölümü her düzeyde ve devlet uhdesinde ceza yargılaması hak eden bir durum.
Çok yazdım. Ve anlaşılıyor ki daha çok yazacağım.
Ortada bir devlet varsa, her türlü maddi destek ve sponsorluk, devlet eliyle ve devlet filtrelemesi ile yapılır.
Evren Üçok birçok sporcuya kayıt dışı maddi destek veriyor ve hiç kimse bunun şartlarını bilmiyor. Hacmini ve arka planını da bilmiyor.
Bu her şeyden önce yasalara aykırı. Sponsorluk bir sözleşme ile, süresi, rakamı, sınırları ve programı belirli olarak tayin edilir, devlet filtresinden geçer.
Kaldı ki bu desteklerin bir belgeye ve vergilendirmeye bağlı olmadığını biliyoruz. Hiçbir sporcuya verilen parasal destek, vergilendirilmiş ve sisteme kayıtlı bir destek değil.
Keza asıl korkutucu tarafı Evren Üçok’un kontrol dışı olması.
Ben örneğin, Türkiye Şampiyonasına katılmayan iki sporcunun bu katılmama kararlarını Evren Üçok’un verip vermediğini bilmiyorum. Tıpkı bu Kahır Mektubunun yazılmasında Üçok’un onayı veya yönlendirmesinin olup olmadığını bilmediğim gibi.
Türk Satrancındaki bu kontrolsüzlük ve devletsizlik sebebiyle, 3 yıl sonra sporcuların Monaco Milli Takımı için mücadele etmeyeceğini bilmediğim gibi.
Evren Üçok, bugün, FETÖ denen terör destekçisi paralel devlet yapılanmasının, dünyada yaşayan bir numaralı propaganda aparatı Enes Kanter ile New York’ta lansman yapan 15 gösteri adamından biri ve o lansmanda yer alan tek Türk vatandaşı.

Bu kişinin eline çocukların para (sponsorluk) karşılığı teslim edilmesi, ondan gelecek kayıt dışı para ve sponsorluk uğruna bir paralel Federasyon oluşturulması, 54 oyun mu 52 oyun mu sorunundan daha ciddi bir tartışmayı hak ediyor.
Ne var ki tüm babalanmalarına karşı, kamuoyu korkak. Üçok’un üstüne gidemiyor. Yağmurda ıslanan velileri ve 15 dakika geç başlayan çocuk turnuvalarını tartışırken (ki tartışılsın) özellikle bu konuya giremiyor, girmeye cesaretleri ve kusura bakmasınlar, erkeklik organları yok.
Kahır Mektubunun bu paragrafı, paralel devletin bir kez daha teyit edilmesidir, anlatılmasıdır. Anlamaktan korkmayanlar için kuşkusuz.
HERKESİN BİLDİĞİ SIR – FONLAR YENDİ Mİ?
Mektup, Türkiye Satranç Federasyonunu, bir kaynağı usulsüz veya yolsuz kullanmakla itham ediyor.

Burada çok ağır ve kurumsal suç isnadı var.
Fethi Apaydın’ın ve yönetiminin doğrudan soruşturulması gereken bir itham. Emniyeti Suiistimal !
Kamu kaynağı ve kamusal niteliği gereği de: Resen soruşturulmalı.
Bir kaynak size, görevli olduğunuz makam ve görev sebebiyle tahsis ediliyorsa ve onu size emanet edildiği kurallara aykırı kullanıyorsanız, bu, sizin emanetinize tevdi edilen bir değerin suiistimalidir.
Kadın Milli takımına İş Bankası tarafından aktarılan kaynağın neredeyse 1 yıl kadın milli sporculara verilmediği – hala kaldıysa – Mısır Sultanlığında bile bilinen bir konu. Bunun yok varsayılması ayrı bir yönetsel mucize.
Ama diğer yandan sayın Apaydın’ın yönetme tekniği de bu. Konuyu yok varsayarak unutulacağına iman ediyor.
“İzmir’de Otel ve Turizm unvanlı şirketin sahibi, Fethi Apaydın’dır. Bu muvazaadır”. Kafayı göm. “Evren Üçok, Enes Kanter ile Enes Freedom kitabının lansmanına çıkmıştır”. Kafayı göm. “Evren Üçok açıktan, Türk milli takımını satın almıştır”. Kafayı göm.
Kafayı kuma gömme alanında bir olimpiyat yapılsa, sanırım cümleten kurtulurduk.
Sayın Apaydın kafayı bir yılda 54 kere kuma gömme kriterini aşacak yegane yönetici çünkü. Milli aday seçiminde kafamız rahat olurdu hiç değilse.

İş Bankası kadınlara X lira bütçe ayırdı. Bu bütçe yendi. Nereye yendi bilmiyoruz.
Sonra belli ki panik yaşandı ve yıl sonu başka kaynağın gelmesi ile nakit akışı sağlanarak bu para, kadın milli sporcuların hesabına yatırıldı.
Bu bölümü Apaydın yönetimi tahtında suç. Emniyeti suiistimal. Ha önceden gelen fon, bütçe dışı bir yere aktarıldı ve kadın milli takımına bu sebeple verilmedi ise durum zincir suça dönüşür; artık iltimastan girer, devleti zarar uğratmaktan devam eder, örgütlü suçla zirve tırmanışını tamamlar.
Bunu ise sadece bir şekilde anlayabiliriz:
Fethi Apaydın bir basın toplantısı yapar, İş Bankasının gönderdiği bütçenin nereye, neden ve nasıl kullanıldığını izah eder; gecikmenin sebebini anlatır, bilanço ve mizan verilerini gösterir, konuyu kapatır.
(Tabii eli değmişken Evren Üçok’u, Enes Kanter ilişkisini, eşi Deniz Apaydın’ın sahip olduğu “Otelcilik ve Turizm” unvanlı ticaret şirketini, hisse devirlerindeki danışıklı dövüşü de anlatabilir. Bunlar Kahır Mektubunda yok, benim mektuplarımda var).
SPORCU VE VELİSİ, FEDERASYONU BY PASS EDİP, RESMİ SPONSOR İLE MÜZAKERE YÜRÜTEBİLİR Mİ?
“Bunun üzerine ana sponsorumuz ile iletişime geçtik.”
“Bu görüşmeler sonucunda ana sponsorumuz …”

Mektubu kelime kelime analiz edince vahamet ve devletsiz kalmanın boyutu daha da belirginleşiyor.
“Görüşmeler sonucunda” lafından örneğin, Gülenay Aydın ve ebeveynlerinin İş Bankası ile bir değil, birden fazla görüşme yürüttüğünü anlıyoruz.
Tam Türkçesi ise:
Ortada bir satranç federasyonu var, Devlet Kurumu. Ama İş Bankası ile sponsorluk konusunda bir kadın sporcu, yanına annesini alarak ve Türkiye Satranç Federasyonunu by pass ederek, kelimenin tam doğrusu ile Federasyonu “çiğneyerek” görüşüyor, pazarlık yürütüyor.
Bu arada İş Bankası nasıl bir banka haline dönüştüyse, bir Allah’ın kulu çıkıp da “siz kimsiniz” demiyor.
Milli sporcu milli görevlidir. Hecelerine ayırırsak: Gö- rev- li.
Burada devlet katında, her türlü ahlaki normun yerle bir edildiğini görüyoruz.
Bir haksızlığa uğrarsanız, yazılı başvuru yapar, talebinizi aktarırsınız. Yasa gereği 60 günde cevap gelmezse, reddedilmiş sayılır. Cevap olumsuz olursa İdare Mahkemesinde kararı dava ederseniz.
Dikkat edilirse bu zorunlu yol, nedense hiç tartışılmıyor ve akla gelmiyor. Gülenay Aydın’ın milli takıma alınmaması ile ilgili ortada bir karar yok, bu ayrı bir vaka ama, velev ki var, bu karara formal bir itiraz da yapılmış değil.
Bir hayali kararın üzerinden, hiçbir idari itiraz mekanizması konuşulmadan, dedikodu ve spekülasyon arka planı ile Türkiye Büyük Millet Meclisine kadar düşen bir ön alma, Federasyonun kulağını çekme, şantaj, mecra oluşturma, ne derseniz hepsi var. Sadece hukuk yok.
Bir milli takım sporcusu, sıfatı ve görevi de olmayan birilerini de (annesi-babası) yanına takarak, devleti yani Federasyonu çiğneyerek, sponsorla seri görüşmeler yürütemez.
Bu görüşmeler devlet kontrolünde değil ve hiçbirimiz ne konuşulduğunu ne talep edildiğini bilmiyoruz.
İş Bankasının resmi sponsorluğu terk etmesinde tek başına bu vakanın etkisi olduğuna elbette inanmıyorum ama burada bile kurumların (Federasyon ve İş Bankası) çürümüşlüğü görmemek zor.
İş Bankası, İş Bankası olsa “kızım sen git, Başkanın gelsin” derdi.
TSF ise bu kadar aşağılandığı olaylar zincirinde duruma vaziyet edecek, soruşturma açabilecek kudrette değil. Evet sorsanız yönetim kurulunda hukukçu var, turnuvada burnu akan çocukların velilerini telefonla arayıp “yanınızdayız” demeyi asla ihmal etmiyor, muhteşem hukukçuluk.

Ama koca devlet ve devletin koca Federasyonu pas pas edilip, bir sporcu ve ebeveynleri tarafından, masalarda meze olduğunda, Evren Üçok denen bir kayıt dışı adam milli sporcuları kancaladığında, ortada hukukçu göremiyoruz.
Bir sporcu, Federasyonunu ezerek, ana sponsor ile görüşmeler yapıyor, taleplerini dikte ediyor, sonrasında kadın sporcuların parasının ham hum edildiği anlaşılıyor ve sponsor çekiliyor.
Kahır Mektubunun bu paragrafı, makul bir ülkede 3 kuruma 33 soruşturma açtırır. Ayrıca Taksiciler Odası bundan daha kurumsal ve ilkeli yönetiliyor, emin olabilirsiniz.
DAYAK
Bu paragrafın hakkını verelim. Sporcu, devlete dayak atmış.

“Bu konudaki yanlışlığın giderilmesi için federasyon ile iletişime geçeceklerini söylediler. Konunun Federasyon ile konuşulmasının hemen ardından … “
” (…) yatırılmak zorunda kalınmıştır”.
Bu paragrafın meali şu:
Federasyonu ezerek, sponsorla de facto müzakerelere girdim. Sponsor beni muhatap aldı. Federasyonu uyarmak üzere taleplerimi kabul etti. Federasyon uyarıldı. Usulsüzlük / yolsuzluk giderildi.
“Yatırılmak zorunda kalınmıştır” finali ise, Kahır Mektubunun adına layık ölçüde, can acıtıcı.
Federasyonu döve döve, o paranın yatırılmasının sağlandığını anlatıyor.
Olayın gelişimi gözlendiğinde, Gülenay Aydın’ın bu mektuba ait motivasyonu daha rahat anlaşılıyor. Ortada çok akıcı bir ilişki var.
Aydın, ailesini de yanına alarak TSF ile görüşmüş. Bundan sonuç alamayınca, İş Bankasına doğrudan ulaşmış, annesi veya babası yanında olmak üzere, birden fazla görüşme yapmış ve sonrasında Federasyonun uyarılmasına gidecek bir yolda, sözler almış.
Bu sürece TSF müdahil olamamış. Oysa olağan bir sporcu federasyon ilişkisinde bu olamaz, bu hikaye neredeyse, dağa çıkan eşkıya Kavlak Ali’nin, Çorum Valisini uyarmasına benziyor.
Olağan hukuk sisteminde, devlete başvurunuzu yapar, kararı dava eder ve Yürütmeyi Durdurma Kararı alırsınız. Bunu da duyurursunuz. Ancak hukuk pas geçilerek, iş fiili müzakereler yönetilmiş.
Keşke Kübra hanıma sorsalarmış, belki bu kadar diplomasiye girmeden, sosyal şantaj yolu ile çözüm önerirdi.
Dün olanlar, bugünü haber vermiş. Neticede İş Bankası ile yekten görüşen, TSF’yi de TBMM’lik edebilir ve etmiş.
Bu vakanın verdiği cesaretin sonrasında, “benim quizlerimi dikkate almadan nasıl 54 oyun kriteri koyarsın” azarlamasına gitmesi de önceki akışın zorunlu sonucu. Cesaret ya da cüret bir dakikada oluşmamış.
İşte bu yüzden:
Fethi bey bir devlet adamı değil. Fethi Bey maalesef bir şirket adamı da değil. Biaenaleyh, Ege de bir göl değil.
DİSİPLİNE EDİLEN TSF
Mektubun ilerleyen bölümü doğrudan bir hedefleme ve suçlama.

Mektup monolog görünmesine rağmen arka planına bakınca bir diyalektiği olduğu anlaşılıyor.
Bu, sporcu ile TSF ile arka planda yürütülmüş dolaylı, çift yönlü ve uzun bir iletişim. Mektubun bu yönü tüm o ilişkinin sonrasında bir tehditler ve uyarılar manzumesine bağlanmış.
“Ana sponsorumuzun sağladığı destek ücretinin başlangıçta verilmemesi”
“Sonradan ise söyledikleri asılsız cümlelerin açığa çıkmasından sonra”
Bu cümleler şu akışı anlatıyor:
a) TSF parayı iç etti (destek ücretinin verilmemesi),
b) Sonrasında TSF ve İş Bankası ile görüştük ama TSF yalan söyledi (asılsız cümlelerin açığa çıkmasından sonra).
c) Sonra yalan ortaya çıkınca TSF korktu, ödeme yaptı (ödeme yapmak zorunda kalmaları).
Burada TSF yalancılıkla, zimmetle ve işlediği bir suçun ortaya çıkmasından sonra teslim olmakla itham ediliyor.

Gülenay Aydın adeta, TSF aleyhine bir disiplin soruşturması yürütmüş ve bu bölümü gerçekten hayranlık verici.
İş Bankası yöneticileri ve TSF dahil tarafların ifadesini almış.
Konuyu soruşturmuş. Neredeyse 6 aya yayılan ifade almalar sonucunda, fonun iadesini sağlamış ve bu meyanda TSF’nin zimmet, kötüye kullanma ve yalancılık eylemlerini tespit etmiş. Yetmemiş, konuyu Meclise taşımış.
Kahır Mektubunun bu paragrafını sayın Apaydın iyi okursa, gerçekten kahrolabilir. Allah kimseyi bu satırlarla muhatap olacak çaresizlikte bırakmasın.
Oyuncusunun, disiplin soruşturması yapıp cezalandırdığı tek Federasyon dünyada biziz. Muazzam.
SONUÇ VE TEBLİGAT
Mektubun sonunda, Gülenay Aydın’ın A Milli Kadın takımında 2 maç eksiği nedeniyle oynayamayacağı belirtiliyor.
Ama bu gülünç. Çünkü bu yönde bir resmi bildirim yok. Bildirim arkadaşlardan gelmiş. Kimse o arkadaşlar?

Bu, resmi ve teyitli bir bilgi değil.
Başlangıçta yazdığım ve mektupta yer aldığı üzere, bu bir arkadaş söylemi. Tabii bu gerçekten söylendi ise.
Bu yönde TSF tebligatı, duyurusu, takımların teşekkülü hakkında hiçbir açıklama yok. Bu da şunu düşündürüyor sevgili okur:
Sizin ve bizim bilmediğimiz bir dünyada, o sevimli, nazik, kırılgan görünen kişilikler aslında acımasız pazarlıklar yürüten, paralel adamlarla çalışan, kurumları basan, devletin ve sporun geleneklerini kolaylıkla by pass edip ezebilen kişilikler.
Tabii ezmenin ön şartı, karşınızda ezilmeyi kabullenecek bir eziğin bulunmasıdır. O da olayın ayrı boyutu.
Gülenay Aydın, Evren Üçok’tan kaynak alan, bunu kayıt dışı alan, İş Bankası ile doğrudan müzakere yürüten, son ana kadar bu konularda kamuya tek kelime etmeyen ama Milli Takıma seçilmeyeceği fısıldandığı anda tüm şantaj mekanizmalarını devreye sokan, falanca milletvekili ile TSF’yi meclis gündemine sokan bir talepkar.
Milli takıma sporcu kriteri oluştururken ona sorulmasını ve “quiz takviminin” dikkate alınmasını istiyor.
Satrancın profesyonel ve disipliner dünyası onun için veri değil. Önce quiz takvimi ayarlanacak.
Taleplerini asla yazılı ve hukuka uygun süreçlerle yürütmüyor.
Kapalı kapılarda, aylara yayılan yetkisiz müzakerelerle çözüyor. Dün annesi ile Levent İş Tower’da, ertesi gün TSF ile Ankara’da, sonraki gün milletvekili ile Denizli’de ve finalde Meclis’te soru önergesinde.
Peki TSF, Gülenay Aydın’ı milli takıma alacağını garanti etseydi, sizce bu Kahır Mektubunu okuyacak mıydık?
SUÇLU TELAŞI İÇİNDEKİ “TÜRK SATRANÇ FEDERASYONU”
Vakaya TSF açısından bakarsak da:
Paralel Üçok Federasyonuna milli takımın yarısını kaptırmış, istihdamı altındaki sporcusunun, ana sponsorla sayısız müzakeresinden habersiz, bütçeyi yanlış yerlerde yediği için “suçlunun telaşı içinde”, korkak, tavırsız ve en acısı:
Emri altındaki sporcusu tarafından terbiye (disipline) edilmiş bir Kurum.
Ne Kahır Mektubunda yer alan aykırılıkları soruşturma gücü var, ne Enes Kanter denen FETÖ terörist artığı ile lansman yapan Evren Üçok’a soru sorma gücü.
Varlık nedeni, muhtemelen ayakta durmakta zorlanan bir şirketi muvazaa ile ayakta tutmak olan zavallı bir yapı.
Türk Satrancı hiçbir zaman ve dönemde bu kadar çaresiz ve acınacak halde olmamıştı.
MEKTUBUN ÖZETİ
Kahır mektubu, yazan için kahır değil. İçinde bir nebze satranç ve ülke sevgisi kalan için kahır. Belki size, bana.
Ama bu mektup, bir dönemin ruhunu tablolaştırıyor.
Bir devlet bütçesi içinde üç kuruş etmeyecek fona hallenen bir Federasyon, beceriksizler ordusunun bu fonu yemesi, sonra başlayan panik, bir kadın sporcunun hepsini ezerek koskoca İş Bankası ile müzakerelere girişmesi…
TSF hukukçusu burnu akan çocuğun babasını teselli ederken, anlaşmayı tek taraflı fesheden sponsor, arkadaşlardan gelen sözde tebligat, sponsor tarafından kulağı çekilen Federasyon, sporcunun quiz takvimine dikkat etmediği için uyardığı yetkililer ve ortada olmayan bir karara rağmen Meclis’te verilen soru önergesi.
Bir mektup da TSF’den gelir mi acaba? Gelmeyeceğine nedense eminim.
O yüzden Fethi Bey adına cevap mektubunu ben yazayım. O da bundan fazlasını yazamaz çünkü:
“Sevgili sporcum Gülenay Aydın,
Her gece kederdeyim,
Durmadan içiyorum,
Sevda ektim kalbime,
Yalnızlık biçiyorum”.
Söz, Ahmet Selçuk İlkan. Beste, Muzaffer Özpınar.

info@sezekkaplan.com