BİR MÜLKİYET KALESİ

Kemal Tahir’in eserleri için tezli roman derler. Genelde (hatta istisnasız) tüm romanlarında devlet birey ilişkisini, Türk insanına özel bir sosyolojiye bağlar.

Kemal Tahir’in tespitlerinin en önemlisi, bizde köylünün geleneksel anlamda feodal olmadığı, Anadolu toprağında kitabi anlamda feodalite yaşanmadığı ve bu sebeple köylü-devlet ilişkisinin batıdan farklı olduğudur. Bu yaklaşımı edebi platformda ilk Kemal Tahir ortaya koymuştur.

Bunun pratik anlamı ve sonucu şudur: Şarkta, köylü devletle çatışma içine girmez

(buradan yazının konusunu anlıyorsunuz, bugün Türk Satrancının feodal yapısına göz atacağız).

TÜRK SATRANCINDA BİREY-DEVLET İLİŞKİSİ

Anadolu köylüsünün devletle ilişkisi Batı’ya göre atipiktir. Türkiye Cumhuriyeti kültürel olarak Batılılaşırken, şark donuk kalmıştır. Devlet, alt tabaka ile gücünü ve özellikle mülkiyeti paylaşmamış, genel mülkiyet üzerinden sadece kullanım hakkı vermiştir.

Çok daha steril bir anlatımla: Anadolu toprağında devlet, kaynağı asla tümden devretmez. Kullandırır.

Bu da köylünün kaynak kullanımı konusunda Devletle her zaman işbirliği içinde olmasını gerektirir. Uyumlu olmazsa kullanım elden gider çünkü.

Aşağıda yazacağım ama kafanızda yavaş yavaş silüetler belirsin:

Türk Satrancının günümüzde tüm baskın aktörlerinin devletle nasıl uyum içinde olduğunu ve açlıktan ölse de “satrancın mülkiyeti” üzerine çatışmaya neden girmediğini zihninizden geçirin.

Yazılarımı okuyanlar arasında “küçük gruplar sosyolojisine” meraklı olan var mıdır bilmiyorum ama satranç camiasını küçük bir grup olarak göreceksek, durum bu köylülük şablonu üzerinden anlatılabilir.

Ha bu arada camia dedikse de camia tanımı ayrıca tartışmalı. Muhtemelen sosyolojik anlamda bir camia da yok. Bir rant talebi üzerinden teşekkül etmiş küçük gruplar var.

Türk satrancı dediğimiz aslında küçük ölçekli bir rant yumağı. Bu yumak etrafında oluşan hale, kurulduğundan bugüne sadece bu kaynağın kullanımına talip. Mülkiyetine değil.

Kullanım doğrudan veya dolaylı olabilir. Hatta illegal olabilir. Mesela mevcut Başkanın şu andaki durumu yasaya uygun değil yani illegal.

Ama satrancın mülkiyeti üzerine durum şu:

Türk Satrancının mevcut aktörleri hatta geçmişten bugüne Günsav’ından Onat’ına, Süer’inden Vahap Şanal’ına kadar satrancın mülkiyetine talip olmamıştır. Kullanım iznine yani rantına talip olmuştur.

SATRANÇ DEVLETE BAĞLANSIN TUTULMASI

1970’ler ile 1990’lar arası yüksek yoğunlukta yaşanan bir tartışma vardı. “Satranç Devlete Bağlansın”.

Neredeyse her seviyede homojen ve pürüzsüz olan “Satranç Devlete Bağlansın” talepkarlığı aslında “Mülkiyeti bize bırakmayın. Yapamayız. Biz kullanıma razıyız, ranta talibiz” deklarasyonuydu.

O yılları hatırlıyorum “satranç devlete bağlanmalı” tezine karşı çıkan tek kişi yoktu (varsa bu satırlar açıktır).

Satrancın bu manada durumu çok acıklı. Dilemması da büyük: Üretimini yaptığın ürüne talip değilsin.

Bir Büyükustayı ele alalım. Satrancı sen yaratıyorsun. Ama satranç senden başka herkesin.

Sen olimpiyatta ter döküyorsun. Satranç bilmeyen Aşkın Keleş veya yılların gezgini Özgür Solakoğlu, harcırahları alıp otelde viskiyi içiyor (Özgür Solakoğlu özel bir incelemenin konusu, mutlaka ayrı bir yazıda ele alacağım. Kendini gizlemeyi başaran müthiş bir fenomen. Ama nereye kadar tabii).

Bu, Büyükusta Mustafa Yılmaz ile klişeleşen şu talebin kendisi aslında: “Devlet bana para versin, ben 2700 olayım”.

Günümüz Anadolu Satranç Feodalitesi.

Hiçbir zaman satrancın mülkiyetine talip olmamış ama kontrollü kullanımını istemiş bir oryantal yapı.

Şimdi gücümüz yettiğince bunu inceleyelim:

TÜRK SATRANCININ GERÇEKTE BİR TARİHİ VAR MI?

Türk Satranç Tarihi var mı yok mu diye gizemli bir soru var. Var zannediliyor. Olmayabilir (bugünlerde bilimsel hiçbir metodolojiye bağlı olmayan denemelere konu hatta. Eline Süer Satranç Dergisi geçen meraklıların İlber Ortaylı olmaya soyunduğu bir başka lunapark).

Oysa tarih en sorunlu bilimdir. Hatta tek başına bilim midir o bile tartışmalı. Çünkü spekülatiftir, temel bilimlerin aksine ampirik değildir. Elmayı yukarıdan aşağı bırakıp graviteyi ölçeceğiniz bir yapısı yoktur.

Kaynaklara bağlısınızdır ve kaynakların neredeyse tamamı yalandır; resmi tarihin yalan olması, duyum, manipülasyon, bilgi veya kaynakların deformasyonu nedenleriyle.

Bu sebeple basit aile tarihinin yazılması bile -somut kayıt yoksa- imkansıza yakındır. Doğru kaynağa asla inemezsiniz çünkü.

Diğer yandan ortada bir geçmiş olması onun tarih olması anlamına gelmiyor. Kimin ve neyin geçmişi yok ki?

Hayatı semt kahvehanesinde geçen adamın nasıl ki beşeri bir tarihi varsa -askere gitti, evlendi, hanımı dövdü, çocuk doğdu, çocuk meslek lisesine girdi, evlendirdi ve aile kabristanına defnedildi gibi- her küçük topluluğun hikayesi var. Ama hikayenin varlığı onun tarih olduğu anlamına gelmiyor çoğu zaman.

Ayrı yazının konusu ama Türk Satrancının bu manada tarihi olmayabilir. Dediğim gibi, belki biz var zannediyoruz.

Tarih, kavramsal olarak dış dünyada bir değişiklik yaratır. 1972, Rejkjavik tarihtir. 1948, Dünya Satranç Şampiyonluğu gibi. Korchnoi’un önce Hollanda’ya iltica edip sonra İsviçre vatandaşı olması ve aynalı gözlükle oynadığı unvan maçları gibi.

Bir oturuşta sayacağınız sayısız vaka, satranç aleminde değişiklik yarattığı için tarih kavramı içinde mütalaa edilir.

Oysa Türk satrancı doğduğu günden öleceği güne kadar evden kahvehaneye giden adamın hikayesi. Tebi, Günsav, Palavan dönemleri tamamen içe kapalı. Süer Satranç Dergisi dönemleri ise tamamen aile tarihi (lokal).

Yine başka bir yazının konusu hatta uğraşılırsa yazı dizisi bile olabilir ama bizim nesil yani özellikle 80’li yılları görenler için Nevzat Süer, iç tarih açısından başlı başına bir ana referans, bir kerterizdir.

Neredeyse istisnasız beş nesil Süer’i Türk Satrancının misyoneri ve alt yapısını kuran adam olarak tanıdı. Satrancı müthiş seven bir insan olmasının ve döneminde satrancı publish eden tek adam olmasının bunda payı büyüktü kuşkusuz. Ama Süer bir misyoner değildi.

Dergi olarak hazırladığı yayın aslında bültendi. Ama değerlidir çünkü 25 yıl referans kaynak buydu. Liselerarası turnuva, yazışmalı satranç, Luzern Olimpiyatı, tümü buradan yayılıyordu.

Ancak Süer bunu yaparken satrancı halka yaymak ve bir kurumsal yapıya oturtmak için mi yapıyordu, hiç emin değilim. Tarih dürüstlük gerektirir. Nevzat beyin saiki belki bizi de yanıltıyordu.

Süer, basitçe para kazanmak ve ayakta kalmak için yayıncılık yapıyordu.

Ayrıca dergi elinde bir güçtü. Süer, tam 8 olimpiyata katılmış tek kişidir. Yeteneği su götürmez ama salt yetenek onun 20 yılda (1962-1982) tam 8 olimpiyata gitmesini sağlar mıydı?

Keza Süer, döneminde her güçlü turnuvada -71 Tahran ve Balkaniad dahil- var olabildi, bunun bir sebebi de elindeki yayın gücü olabilir. İsmet İbrahimoğlu konusu çok aydınlatılmış bir konu değildir örneğin.

Süer asıl mesleğini icra etmiyordu. Oysa başlangıcı İstanbul Radyosuydu ve satranç profesyonelliği sonradan gelmiştir. Müzisyen olarak başlayıp satranca geçmesindeki transition tesadüf bile olabilir.

Sonrasında satranç üzerinden geliratın en iyi yollarından birinin yayıncılık olduğunu düşünmüş olmalı (yayıncılıkta zararı olsa da bu ona çok kapı açmıştır. Bu bir eleştiri değil ama Cumhuriyet Gazetesi’nin kapısını açtığı kesin).

Süer üzerinde durdum zira 70’leri ve 80’leri neredeyse onun üzerinden okumak mümkün. 1980’lerden önce var olan ama 80’lerin sonunda tavana vuran “Satranç Devlete Bağlansın” talebi genel anlamda bu “dar ekonominin” ve “Süer” üzerinden resmedebileceğimiz Türk Satrancının ayakta kalmasının savaşı idi. Yine de o dönemden bana gelen en tuhaf şeylerden biri, Süer’in hiçbir zaman Başkan olmamasıydı.

MÜLKSÜZLER

Satrancın devlete bağlanmasındaki histeri ve istenen basitçe özetle şuydu: “Türk Satrancı mülksüzdür. Devlet ‘Bir Mülkiyet Kalesi’ inşa etsin ama bize vermesin. Kullandırsın”.

Oysa yetenek ve çalışmanın bu kadar sert olduğu neredeyse bilimsel bir alana, yani satranca, doğrudan devletin hamiliğini istemek, tabir hoş görülsün, ayı ile yatağa girmekti.

Zira devlet o kaleyi inşa ederken elbette orada dönen rantı tekelinde tutacaktı. Antalya’da 7 yıldızlı otellerde turnuvalar neden yapılıyor sanıyorsunuz?

Ya da Kasım Yekeler’den şimdi adını hatırlamadığımız Konya’lı kötü akademisyene kadar satrancın s harfi ile ilgisiz bir torba vasıfsız adam nereden ve neden peydahlandı ve sizi neden yönetti?

(Konyalı akademisyenin adı Yusuf bir şeydi. O satrancı öğrenemedi, biz de soyadını. İlişkinin güzelliğine bakın).

Her seçim öncesi Telli Baba’ya çaput bağlanması gibi yapılan Veli Ozan Çakır ziyaretleri, bürokrasi – devlet tapınmasının ve eteklenmesinin vazgeçilmez fotoğrafı değil mi?

Dünya üzerinde belli büyüklüğe ulaşmış her spor aktivitesi, devlet güdümünden kaçmanın yolunu arar. Arkasında bir kitle varsa kaçan başarılı da olur.

İngiltere Futbolu, Amerikan Basketbolu ve Formula 1 makro örnekleri gibi. Bu yapılar ekonomik yönetim olarak devletten bağımsız şirketler.

Dünya tenisini de sponsorlar yönetiyor. Emirates’ten girer, Porsche’dan devam eder, Microsoft’tan çıkarsınız. Sanırım 24 ana sponsor var, bugün BNP Paribas oluyor yarın HSBC. Bu kurguda devlet, sadece top toplayıcı çocukların sigortalı olup olmadığını kontrol ediyor, fazlası değil.

Satranç elbette buna yatkın değil, çünkü geleneksel olarak fakir.

Ama yumurta tavuk ilişkisi de tam olarak bu zaten. Satranç hep devlet güdümünde kalmayı istediği için mi fakir yoksa fakir olduğu için mi sürekli devlet güdümü istiyor?

Bu, bu noktada gözlemlenemeyen kedi hikayesi gibi, asla doğrusunu bulma şansı yok. Çünkü satrancı devletsiz bırakacak bir model oluşturulamaz, gözlemlenemez.

Kaldı ki dünyada da böyle. Geçmişte iş adamlarının cebinden yürütülen şampiyonluklarda ana bütçe devlet keselerinden geliyordu. İngiliz Banker Slater ödülü iki katına çıkartsa da 1972’de ana teklifleri verenler Yugoslavya, İzlanda gibi devletlerdi.

Türkiye’ye ve yumurta tavuk ilişkisine dönersek, satranç bağımsızlaşamadı, devlete gönüllü kapılandı.

Yine de Olgaç’lı, Emrehan Halıcı’lı ilk yıllar görüntüde güzeldi. Olimpiyat bile yapılmıştı. 90’ların sonunda esen hava, kaynak sorunun bittiği, alt yapının uçacağı, satrancın -bıktıran tabirle- tabana yayılacağıydı.

Adetleri artan dergilerde, “Küçük Cansu Neden bir Polgar Olmasın” soruları soruluyordu.

Soru çok yanlıştı oysa. Bilimsel manada doğru soru “Küçük Cansu Neden bir Polgar Olsun ki” olmalıydı. Çünkü bu soruyu sorarsanız sistemi rehabilite şansınız olur.

Nitekim küçük Cansu, Polgar olmadı. Onun yerine Gülkız Tulay başkan oldu.

KONFORMİZM

Türk Satranç Feodalitesinin hiç büyümemesi, yönetici sınıfla hiç savaşa girmemesi aslında iradi. Büyümeyi özellikle “istememe iradesi” ile ilgili.

Büyükusta Mustafa Yılmaz örneğinden bolca devam edelim:

Yılmaz -emsalleri gibi- hep konforlu olanı seçti; sadece ve hep devletten istedi. Asla sponsor aramadı. Satrancın zenginleşmesinin arka planında bu oyunun temiz kalması şartını hiçbir zaman umursamadı.

O yüzden Mustafa Yılmaz “devlet bana versin” derken hayalet liglere veya 5 yıldızlı Antalya otellerinde yapılan vurgunlara takılmıyordu. Ülke satrancı koleradan ölse de ona verildiği sürece tek bir eleştiri yapmadı.

Antalya veya Konya. 5 veya 7 yıldızlı. Ona pay verildiği sürece emsalleri veya büyükleri gibi o da payını kabullenecekti. Kim bilir kaç 5 yıldızlı otelde kaç satranç partisi oynamıştır?

Burada akla şu gelebilir: Elit sporcunun bir misyonu var mı? Yani en üste dokunan ve 20 yıldır üst düzeyde gezen bir sporcudan sistemi adam etmesini beklemek haksızlık değil mi?

Değil esasında. Zira burada yararlı bir menfaat ilişkisi söz konusu.

Mustafa Yılmaz’ın veya Emre Can’ın sponsor bulabilmesi için satranç ortamının temiz olması gibi saklı bir şart var. Bu, onlar tarafından hiç anlaşılmadı. Anlaşılmadı çünkü çocuklar hep çocuk kaldı ve çocuk kalmak hoşlarına gitti. Şimdi 35’e dayansalar da fiiliyatta bir türlü ergenliğe giremedikleri için anne baba arketipine kafa kaldırmadılar.

Amazon veya Google veya Nvidia bu ülkenin satrancına neden sponsor olsun mesela?

Bu kurumlar parayı çok büyük kazanıyorlar ama kiliseye mum yakarken bile 20 prosedürden geçerek para çıkışı yapıyorlar. Biliyorum çünkü Meta’nın fikri mülkiyet ayağını hukuksal olarak bu ülkede ben yürütüyorum.

Bu devler sadece ortam temizse yatırım yaparlar. Kirli ortamda sen her zaman “grade c” olursun ve o kurumun çaycısına bile ulaşamazsın. Acı. Ama öyle.

Parayı aklayan nakliyat şirketi falan değilse, düzgün bir kurumsa, Bitlis rezilliği orada dururken, karısı satranç şirketi yöneten, menfaat çatışmasına boğulmuş bir ailenin yönettiği yapıya para vermesi yirmi aşamanın birincisine yani başvuru formunu teslim alan sekretere takılır.

İşte bu yüzden elit sporcunun sorumluluğu var.

Ülkede satrancın yayılması, sayısız turnuva düzenlenmesi, mali bilançosunun şeffaf olması, köydeki garibanın dahi keşfedilebilecek bir sistem kurulması lazım. Sistemi Özgür Akman’ın daha iyi dürüm yemesi üzerine değil no-name bir yeteneğin bulunması üzerine kurman lazım.

Bunu yaparsan ancak IBM’in dikkatini çekersin. Ama sen elit sporcu olarak 5 yıldızlı otellerde ve zorla itildiğin şampiyonalarda, seyircisiz salonlarda yılda 14 parti yaparsan seni kimse bilmez.

Satranç dünyada da bu yüzden büyümüyor. Büyümesi için sunduğu bir cazibe yok. Hans Niemann’a bakıp satranca özenecek bir çocuk varsa zaten ilk işi, aile indirimli psikolog tavsiyesi almak olmalı.

Büyükustalar Mustafa Yılmaz veya Emre Can veya eşdeğerleri, 2020 Mart’ında, pandemideki meşhur “Utanmazlar Çalıştay’ına” gitmediler. Ama bunu sorun da etmediler.

Hiçbiri “Bitlis soruşturulsun aksi halde olimpiyata gitmiyoruz” demediler. Diyebilirler miydi? Bilmiyorum. Bildiğim, kazara deseler bunun yaratacağı iç ve dış dalga ülkenin tarihini değiştirebilirdi.

Hiçbiri Marmaris Kayra soytarılığını konuşmadı. Oysa orada üretilen hormonlu satranç, gerçek satranca yönelmiş bir tehditti. Kendilerine tehditti.

Bir organizasyon yapıyorsun, satranç kurallarını bilmeyen at hırsızından hallice bir kumanyacı bunun taşeronu. Yıllarca Kapalı Norm turnuvası altında fake oyunlarla hormonlu unvanlar dağıtıyor. Bunun zararı bana değil. Ben en fazla bu ülkedeki kötü amatör faaliyetimi keserim. Bunun zararı geleceği buna bağlı olan adama.

DEVLET NEDEN SANA VERSİN?

80’lerde devlet güdümü ve özerklik üzerinden yarım akıllı da olsa bir tartışma vardı. Devletin sisteme el koyarak sorunları çözeceğine nedense iman edilmişti.

Ve burada tekrar başa dönüyorum: Sencer Divitçioğlu veya Kemal Tahir’de anlatılan Asya Tipi Üretim Tarzının neredeyse bire bir yaşandığı Türk Satrancına.

Asla özgürleşmek istemeyen, satrancın mülkiyetini talep etmeyen, temel talebi devlet kontrolünde kalmak, devletin verdiği mamayı yemek olan Türk Satranç Feodalitesine.

Genetik kod mudur çevre etkisi midir bilmiyorum. Bu devlet çarkına tapınarak devlet kaymağını yeme modeli hiç sekmeden bugünkü nesillere gelebildi. Biri sorsa eminim günümüzün iki çocuk yeteneğinin anne ve babasının talebi de “devlet bizi kollasın olacaktır”.

Satranç temiz olsun değil!

Kabaca son 25 yıldır hiçbir Türk Satranç aktörünün, Satranç Federasyonundan şikayet ettiğini duydunuz mu?

Tek örnek, benim birkaç önceki yazımda geçen, Kübra hanımın, milli takıma alınmama isyanı. O da ne isyan! “Beni hamile diye almadılar” yalanını basıp üç günlük mesai ile çoluk çocuğu kandırarak, torpille milli takıma alındığı hikaye. Ki hepimiz biliyoruz, gerçek hikaye “benim rantı neden kestiniz” hikayesiydi. Meraklısı şu yazıma dönebilir (https://satrancvehukuk.com/2023/11/03/gecekondu/).

DEVLET GÜDÜMÜ NE GETİRDİ?

Devlet eliyle sürdürülen “mülkiyetsiz satranç” 6 Şubat 1991 tarihinden bu yana ne verdi?

Sondan başa gidelim:

1.) Satranç Şirketi Sahibi bir İş Adamını Türk Satrancının Başına Getirdi

Bu kişi -Fethi Apaydın- aleni menfaat çatışması ile önce aday, sonra başkan oldu, başkan olduktan 3 ay sonra şirketi karısına devretti. Aptal yerine konulanlar da inandı.

Muvazaa -Türkçesi dolanma- özel hukukta hileli ve perde arkası davranış demektir ama ceza hukuku bakımından da suçtur. TSF’nin başında şu anda bir “muvazaa suçlusu” var.

2.) Satrançla Büyüyorum Derneğini Yarattı

On bin okul üzerinden kaç milyon dolarlık vurgun, TSF Başkanı, TSF Ablası ve TSF Cıvığı ile utanmadan pazarlandı. On bin bahçe satrancı, belki yüzbinlerce satranç takımları, boardlar, saatler, demonstrasyon ekipmanı, ana okulları, harcırahlar, perdelenecek giderler. İddia ediyorum, kaba bütçe yarım milyar doların üstündeydi. İsteyenle tartışırım!

Kasım Yekeler üzerinden yürüyen rant, tıpkı Yekeler gibi (2016 Darbe girişimi sonrası) apar topar paketlendi. Bu derneğin ne reklam yüzleri yargılandı ne de TSF yöneticileri.

İşin gülüncü, TSF o kadar hantal ki 10 yıl geçmesine rağmen bu Fetullah Gülen modeli iş hala Federasyon sitelerinde duruyor. Yayın Kurulu falan mı vardı, neydi, dürüm yemekten vakit bulurlarsa ilgilenirler belki.

https://www.istanbul.tsf.org.tr/satranc-haberleri/1367-satrancla-bueyueyorum-semineri-bueyuek-ilgi-goerdue

3.) Hayali Lig Oynattı

Bu ülkede hayalet lig ve hayalet turnuva yapıldı. Oynanmamış partiler oynanmış gösterildi. Sahte hakem raporları ve tutanaklar düzenlendi. Olmayan turnuvaya giden hakemlere para ödendi.

Türkiye Satranç Federasyonu bu suçu bilmesine rağmen bu turnuvayı legalize etti.

Bazen satranç bilmeyen arkadaşlarıma kaba benzetme ile olayı şöyle anlatıyorum:

Hafta sonu Bursa’da, Merinosspor – İnegölspor futbol maçına gidiyorsun. Bir nedenle takımlar sahaya çıkmıyor. Kös kös eve dönüyorsun. Ama ertesi gün gazetede maçın oynandığını ve maçı İnegöl’ün 7-0 kazandığını okuyorsun.

Haberde takım kadroları, hakemler, golleri atanlar falan tam tekmil yazıyor.

Gözlerine inanamadığın için Futbol Federasyonu’na yazıyorsun. Federasyon “Sen körsün, oynandı o maç” diyor.

4.) Pandemide, Resmi Sokağa Çıkma Yasağından 5 gün Önce Antalya’da ‘Fake’ Çalıştay Düzenledi

Dönemin Sağlık Bakanı ve İçişleri Bakanı tarafından 21 Mart 2020’de geçerli olmak üzere 65 yaş üstüne tam, diğerlerine kısmen, tüm ülkede sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

Bu resmi açıklamadan 1 gün sonra TSF Antalya’da Spice Otel’de spalı, saunalı, margaritalı ve kırmızı gerdek odalı Satranç Çalıştay’ı düzenleyiverdi.

Kocaeli Çağdaş gazetesinden alıntılanmıştır: https://www.cagdaskocaeli.com.tr/haber/4703127/satranc-calistayi-tamamlandi

Şu fotoğrafın çekildiği 15 Mart 2020’de siz evin balkonuna çıkamıyordunuz.

Yüzlerce kişi uçaklarla pandeminin göbeğinde Antalya’ya taşındı. Spa’ya girdiler, saunada ter attılar, margaritaları devirdiler (hayır, kırmızı odayı yazmayacağım).

Bu aktivite, sokağa çıkma yasağının açıklanmasından 2 gün sonra 13-15 Mart (Cuma-Pazar) aralığında oldu. Koca Türkiye bunun dönüşünde 21 Mart’ta ülkece eve kapandı.

Dört kült olayı yazmakla yetindim. Marmaris’te dönen dolapların ayyuka çıktığı Kayra Turnuvalarını falan da üşendim yazmadım. Özgür Solakoğlu ise bambaşka bir hikaye.

Şimdi yine Türk Satranç Feodalitesine dönelim:

Tüm bu olup bitenler için siz Mustafa Yılmaz’ın, Betül Cemre Yıldız’ın, Emre Can’ın, Batuhan Daşdan’ın, Burak Fırat’ın, Haznedaroğlu Ailesinin, Can Arduman’ın, sayısız kurullara atanmış 64 Kare ekiplerinin ses çıkarttığını duydunuz mu? Veya duyma olasılığınız var mı?

Elit sporculardan birinin, sayısız kurullarda gezen ve dört yılda bir faaliyet yapmayan asalak sürüsünü eleştirdiğini duydunuz mu? Bu kurullar niye var? Kaç mesleksiz bu kurullar sayesinde dünya turu atıyor?

Fethi Apaydın’ın vaatleri arasında bu sayısız suçun sadece birisinin dahi soruşturulacağını duyan oldu mu?

Yıllarca otellerde yanlayan sayın Arduman’ın sisteme isyan etmesi mi? İnsana Petrosian gülmesi geliyor.

Bu yazıyı yazarken baktım. Mustafa Yılmaz 33, Vahap Şanal 26 yaşında. Kusura bakmazlarsa hala 13 yaşında görünüyorlar.

Fischer, Sovyet sporcuların danışıklı oynadığı iddiası ile dünyayı çalkalayıp sistemi değiştirmeye mecbur ettiğinde 19 yaşındaydı.

Elbette herhangi bir sporcudan Korchnoi veya Fischer olmasını bekleyecek halimiz yok. Türkiye’de bir istisna dışında kim sistemle mücadele etmeye cesaret edebilmiş ki?

Ama sistemle ilişkisi salt “bana para verin 2700 olayım” olmamalı bir aktörün.

Satranç ne kadar temiz olursa, kırmızı yataklı odalardan ne kadar kurtarılırsa, Kasım Yekeler, Aşkın Keleş ve satranç bilmeyen köy teyzeleri ne kadar masadan uzak olursa itibari değeri o kadar artar.

Senin gelirin ve yaşam standardın bu değer arttıkça yükselir. Dürüstlük egemen oldukça.

Ama sen çakal muhasebeci ile muvazaalı şirket yönetir gibi ülke satrancı yönetenlerin ağzına bakıyorsun. Geçen sene ödülleri biraz arttırdı. Bu sene ne olacak acaba?

Ve ne acı ki bu modelde sana beklediğin asla verilmeyecek.

Başından kabullendiğin bir bağımlılık taahhüdün var çünkü. Satrancın mülkiyetini istemiyorsun. Kiracılığına razısın. Çivi çakamayacaksın o eve.

Kemal Tahir de bunu diyor: Türk köylüsü feodal değildir. Sistemle savaşmaz, sistemle uyuşur. Batıdakinin aksine toprağı, mülkiyeti istemez. Kullanımına razıdır.

———————–

Anadolu köylüsü mülkiyete talip olsaydı, sınıf savaşı yaşanırdı da tarih değişir miydi bilinmez.

“Devlet bana para versin de 2700 olayım” demeden 2700 olmaya çabalamak gibi bir hayal sanırım.

Sevdiğimiz işin kulluğuna değil de mülkiyetine talip olsak dünyamız güzelleşecek oysa.

Haberimiz yok!

——————

Bir Sonraki Yazı: Tersten Türk Satranç Tarihi

info@sezekkaplan.com

Yorum bırakın