BETTER CALL “F”

Seçim kavramı bana çocukluğumdan beri riyakar gelmiştir. Genelini de pek sevmem, yerelini de. Hele mesleki olanı. Evlerden uzak olsun.

Bunda, seçim denen gösterinin kötü tiyatro olması ve insan zekasıyla alay etmesi etkili belki.

Düşünün, bir parti lideri veya Baro başkan adayı, 3-4 yılda bir, sanki siz onun için çok önemliymişsiniz gibi gülerek elinizi sıkıyor, hatırınızı soruyor ve bu sözde sıcak iletişimle size umut veriyor.

Ama yarım dakika sonra siz onun için yoksunuz ve aslında içten içe iğrenerek sıktığı on binlerce terli elden birisiniz. Her şeyi ile fazla plastik bir ilişki.

Bu yüzden sanırım 23 senelik avukatlığımda bir kere bile Baro seçiminde oy atmadım. Çünkü hep aynı “c-minus” gösteriyi ve şablonu görmek gerçekten yoruyor.

Bu genel bıkkınlık sebebiyle elbette Satranç Federasyonu seçimlerine ilgi duymadım. Şımarıkça gelmesin ama ilgi duyanları da anlamıyorum.

Şu paternden mesela kimse usanmadı mı?

Her sene başlangıçta (big bang gibi) 10 adayın adı çıkar.

Birkaç hafta sonra aday sayısı dörde sonra ikiye ve sonra bire düşer. On gün kala kimin seçileceği bellidir.

Bunlardan biri 72 saatliğine meşhur olmanın tadını çıkartacak yarım akıllı biridir; fotoğrafçının zorla verdiği kravatı takarak iki vesikalık çektirir; ne mühim adam olduğunu bıktırana kadar anlatır ve elbette iş ciddiye bindiğinde facebook köşesinde kaybolur gider.

Bu sene de örneğin adı ucuzluk kokan “bay Zaman” diye bir Ertekin özentisi gördük. Hatta gördük mü ondan da eminim değilim. Kim olduğunu, ne dediğini, niye ortaya çıktığını kimse anlamadı. Hıncal Uluç’un ‘bay şapkası’ bile kendi aleminde daha somuttu.

(Şu deformasyonu da gözden kaçırmayalım. Başkanlık makamı o kadar ayağa düştü ki günümüzde sokaktan geçen herkesin adayım diye ortaya çıkabildiği bir kasaba muhtarlığına benzemeye başladı. E5’te umumi hela teslim edilmeyecek adamlar, Satranç Federasyonu başkan adaylığına talip oluyor, zihinleri meşgul edebiliyor).

Şablona dönersek, kalan birkaç aday bir süre ortada görünür (ama konuşmazlar), sonra ansızın adı Taptuk Dergahı şeyhine benzeyen Veli Ozan’ın eli öpülür.

VELİ OZAN DÖNGÜSÜ

Hakikaten bu kişi yani tam adıyla Veli Ozan Çakır kimdir? Her ne hikmetse TSF seçimlerinden üç ay önce evliya hazretleri gibi ortaya çıkan ama satranç tahtasına elini sürmemiş bu kişinin satrançla nasıl bir bağı var?

Kayıtlı tek bir partisi yok ama nasıl bir yeteneğe sahipse her seçim ondan soruluyor.

Neden Veli Ozan ismi her seçimde bir ziyaret (el öpme) ritüeli ile önümüze geliyor?

Siyaset desek, Türk satrancı o kadar sefil haldeki siyasetin bile dönüp  bakmadığı kadar “yok”. Bilgi, deneyim desek, yukarıda yazdım. Adam ELO, UKD hiçbir kayıtta yok, metafizik gibi. Bu satırları okuyanların Arizona çöl yaşamı hakkında bilgileri neyse, bizim Veli beyin satranca faydası hakkındaki bilgilerimiz de o kadar.

Her ne ise, artık eli mi öpülüyor, eteğine yüz mü sürülüyor  ne oluyorsa, bir icazet alınıyor olmalı ki kalan tek aday, Veli Ozan hazretlerini son ziyaret eden aday oluyor.

Sonra tek kalan bu aday -geçmişte Gülkız hanım şimdi Fethi bey- büyük devrim yapacakmış havası ile neredeyse yarım asırdır herkesin ezbere bildiği o efsane kadrosunu açıklıyor.

Efsane kadro, yani bitmek tükenmek bilmeyen Selim Çıtak, Alper Efe Ataman falan. Nilüfer abla da orada bir yerlerde herhalde ama yarım asırlık ablalıktan sonra adı biraz yıpranmış olmalı. Yine de bir iki aya ona fahri bir görev tevdi edileceğinden hangimiz emin değiliz ki?

Seçimde kimse, aday başına 3 dakikada ne konuşulacağını umursamıyor. Bilanço analiz edilmiyor (çünkü yok). Limitlerde aşım mı var, kayıt dışı fazla mı, enkaz mı devralındı, bu konulara girilmiyor.

Yolsuzluk, usulsüzlük? Ona da girilmiyor çünkü yeni yönetim eski yönetimin aslında devamı. Alper Efe Ataman’dan Bitlis’teki Hayalet Turnuvanın soruşturulacağını bekleyecek biri yok aramızda herhalde.

Bu arada ritüeli bitirmek gerekirse:

Teşekkür konuşmasında geçmiş başkanın ne muhteşem başkan olduğu, ne büyük devrim getirdiği falan anlatılır. Ki burası doğru. Göreve geldiğinde Karşıyaka A-101’de stant hostesliği yapacak kızlardan satranç merkezi sahibi, Silivri’de deterjan pazarlayan adamdan proje dâhisi yaratmışlığı var.

Konuşmalar biter, önceki başkan mutlaka Onursal Başkan seçilir.

Yönetim Kurulu’nda on kişiden dokuzunun kravatı yoktur, biri muhtemelen şortludur. Fotoğraflar çekilir, yeni dönem başlar.

Haftasına da kurul ve komisyonlarda görevler dağıtılacaktır.

HANGİ SKANDAL DAHA KORKUNÇTU?

Yeni yönetim veya eski yönetim. Son kertede AKP döneminin yönetimi. Bu somut gerçekleri 64 karede solculuk taslayan çocuklar umursayacak değil elbette, şu anda kurullarda üye olmak, TSF web sitesinde adı geçmek tek mutluluk.

Başkan da 29 Ekim resepsiyonuna katıldı, sayın Cumhurbaşkanı’na ve hanımefendiye bağlılıklarını, minnettarlığını ifade etti (ki mevcut düzende olması beklenen ve gereken budur). Ama somut gerçekler de çok somut maalesef. Fethi bey bir AKP çöküş dönemi başkanıdır ve doldurduğu kurullar bu çöküş saltanatının meyveleridir.

Dönelim testimize.

1) Bitlis’teki Hayalet Lig

Gülkız hanımın müthiş becerisiyle konu unutturuldu ama Bitlis’te yıllar önce hayalet bir lig düzenlendi. Hayalet bir oyun, gösteri maçı, turnuva değil. Hayalet lig. Adıyla sanıyla örgütlü, planlı, taammüden suç. Üstelik devlet eliyle organize.

Bakın bunu böyle yazıyorum ve geçmiş dönemin Gülkız hanım başta olmak üzere tüm yönetimini sahte lig hatta sahte evrak düzenlemekle; buna yardım ve yataklık etmekle itham ediyorum ya.

İşte buna tek bir şikayette bulunmaya güçleri yok. Çünkü gerçek. Çünkü camia kırk kişi ve herkes tiyatroyu biliyor.

Sahte imzalar, sahte hakem onayları, olmayan partiler, notasyonlar, aynı anda hakem ve oyuncu olan figürler ve günlere, aylara hatta yıllara yayılan bir suç.

Voleybol 3.liginde Uşak Cingöz Gençlik Merkezi ile (böyle bir takım var gerçekten) Muğla Sağlık Sporun, Köyceğiz’in, Dalaman’ın olduğu bir yöresel lig düzenlense ama burada hiçbir voleybol maçı oynanmayıp sahte tutanaklarla Cingöz Gençlik (evet var böyle bir takım) hayali skorlarla ve imzalanmış sahte hakem gözlemci formları ile şampiyon ilan edilse?

Eski Türkiye’de Ağır Ceza Mahkemesini gece birde açtırıp yargılama yaparlardı emin olun.

Şimdi soru şu: Fethi bey ve yönetimi bu kamusal dolandırıcılığı soruşturacak mı?

64 kare Youtuberlığı zamanında Hazreti Ömer’in kılıcı gibi adalet dağıtan ve şimdi kurul üyeliklerinde var olan entellere sorun isterseniz, Selim Çıtak, Görkem Sivri size belki cevap verirler.

Ben görüşümü söyleyeyim:

Yeni yönetimin oturduğu koltuk bu satranç cinayetinin kanıyla boyanmış halde. Kurullara tuzlukla koşan sevimli entellerimiz sosyal demans olmuş olabilirler ama “herhangi birisi” olarak ben hatırlatayım. Oturduğunuz her koltuk, suç lekeleri ile kaplı.

2) Antalya Oteller Soygunu

Yıllardır 5 yıldızlı veya 7 yıldızlı otellerde devam eden öğrenci ve ebeveynleri soygunu devam edecek mi?

Bunun cevabı da Einstein’a atfedilen şu lafa gider: “Bir problemi, o problemi ortaya çıkaran zihniyetle çözemezsiniz”.

Fethi bey yıllardır bu business’in kazananıydı; bu sistemin öz evladıydı, işvereniydi. O yüzden şüpheniz olmasın, cevap “hayır”.

Fethi bey bizzat zihniyetin kendisi çünkü. Adama “zihnini boşalt da gel” diyemeyeceğimize göre, otel soygunu devam edecek.

Sistem geçmişte bu yalanla çok veli öğüttü ama Türk orta sınıfının çocuk zaafı her kuyudan derindir. O yüzden yenileri gelecek, yeni “milli takım havuzları” pazarlanacak, arka planda vurgun devam edecek.

3) Poposundan Kablolar Çıkan Eğitim Kurulu Üyesi

Sonuncusu da en eğlencelisi olsun. Türkiye Satranç Federasyonu Eğitim Kurulu’nun (efsunlu bir kurulumuzdur) nadide üyesi Doçent Doktor Yalçın İşler, malumlarınız, iki resmi turnuvaya katılıyor.

Vaka (özür dileyerek yazıyorum ama hekim gibi bakın) Doçent beyin nazik poposunun ve gövdesinin muhtelif yerlerine  vericiler yerleştirip biri Veteran turnuvası olmak üzere iki turnuvada Kasparov performansı sergilemesi üzerine. Küçük Kasparov, Bülent Güner’i harcayana kadar da kimse buna uyanmıyor.

Ceza hukukunda suçun ani işlenmesi ile zamana yayılarak işlenmesi arasında bir fark vardır. İlkinde ceza düşebilir. Diğerinde, artar.

Şöyle örnekleyeyim: Adam sizi tahrik etti, içgüdüsel olarak adamı vurdunuz. Ceza alırsınız ama tahrik nedeniyle cezada indirim olur. Ama günlerce adamı takip ettiniz, bir tenhada yakaladınız ve vurdunuz. Ceza artar. Çünkü planlama ve taammüden (tasarlayarak) suç işleme, “suç iradesinin yoğunluğuna” işaret eder.

Bu vaka da tıpkı Bitlis Vakası gibi taammüden bir vaka.

İçinde suç yoğunluğu var. Öyle bir kerelik, aniden, sinirle, kendini kaybederek işlenen bir suç değil. Hakeminden sporcusuna, bürokratından, TSF Kurullarına kadar muhteşem bir ilişki zinciri. Yıllardır ortası bulunamayan bir başka piramit. Suç piramidi.

Bu adam Eğitim Kurulu üyesiydi.

Peki neden? Bu adamı kim “Eğitim Kurulu” gibi adı olan ama içi boşaltılmış bu kurula aldı, kim ondan ne bekledi?

Bu vakaya önem veriyorum. Çünkü aklımda şu soru var:

Türkiye Satranç Federasyonu, düzenek kurmak suretiyle şike üzerine bir sisteme sahip midir? Bu adam bunun argesine sahip olduğu için mi TSF’de bir görevdeydi?

Soruyu çok ciddi soruyorum: TSF’nin içinde, elektronik ve dijital sistemlerle oyuncuların üzerine özellikle uzaktan erişimli (dijital) satranç motoru yerleştirilmesini ve dışarından hamle alınmasını sağlayan bir ArGe, düzeni ve sistemi var mı?

Yoksa, bu ne?

Nasıl olur da “Eğitim Kurulu” gibi doğrudan çocuklara ve yani nesle hitap eden bir kurulda, bu ağır cezalık, nitelikli dolandırıcılık olabiliyor? Sonrasında bu adam adeta bir deneme sürüşü yapmak üzere yola çıkıyor.

Yani hülasa, Türkiye Satranç Federasyonu Eğitim Kurulu üyesi Doçent Doktor Yalçın İşler vakası münferit bir vaka mıdır yoksa kurulu bir düzeneğin parçası mıdır?

3 yıllık disiplin cezası boş verin, bunun pratiğinin olmadığını hepimiz biliyoruz. Bu kişi hakkında cezai kovuşturma yapıldı mı, Savcılığa şikayette bulunuldu mu?

Ve en önemlisi, Türkiye’de turnuvalarda düzenek olmadığını bize dürüstçe söyleyecek bir muhatap var mı?

(Bu arada kişisel merak: O vericileri, alıcıları, kabloları montuna, donuna falan sokarken hiç mi korkmadın kardeşim, kısa devre yapsa, infilak noktası en istemediğin yer olacaktı. Hastaneye kaldırılsan, gönderildiğin bölümde tedavi için seni kıbleye çevireceklerdi).

BUNDAN SONRASI

Bundan sonrası Yetenekli Bay Ripley’ler üzerine bir seri yazının konusu.

Sadece şu kadarını ön görüş geçeyim.

Gelen yönetim, Türk satranç tarihine gelen en sorunlu yönetimidir. Kadrosu ile geçmişi ile ama en önemlisi geçmiş dönemin tüm hastalıklarına sahip olması nedeniyle.

Daha da neti: Hastalığın bizzat kendisi olması nedeniyle.

Bunu bir seri yazıyla ve kendi kişisel görüşüm olarak gerekçelendirmeye çalışacağım.

Tulay, satranç bilmeyen, yöneticilik bilmeyen ve yabancı dil bilmeyen bir satranç vatansızı idi. Geçmiş dönem Daban’ların, Yekeler’in, Keleş’lerin -evet hiçbiri a1 karesinin beyaz mı siyah mı olduğunu hala bilmiyor- çağıydı.

Tulay dönemi, cehaletin kutsandığı, suçun makulleştiği, kamu kaynaklarının yağmalandığı dönemdi. Pandemi döneminde sokağa çıkma yasağı ilanından 5 gün önce Antalya’da 500 kişilik “çalıştay” uydurulan bir utanmazlık, açgözlülük çağıydı.

Fethi bey ise adıyla sanıyla tam da bu dönemin iş adamı protipiydi. Sıkışıldığında çağrılan bir profil hatta, bir nevi “Better Call Fethi”. Nitekim pandemide TSF’nin yapmadığı, ona yaptırıldı.

Unutuldu belki ama pandemi sürerken ilk turnuvayı devlet mekanizması değil, Fethi bey yaptı. Türk satrancını halkımıza, o acayip marangoz harikası plastik mika ayıraçlarla Fethi bey açtı, TSF değil!

Her zeminde eğitimin özelleştirilmesine karşıyım ama satrançta yaratılan bu hayali eğitim ve eğitimci yalanı gerçekten doz aşımı.

Şu soru yıllardır sorulamadı?

Çocuklar veya aileleri neden kürek dolusu paraları Fethi beylere veya ondan da beterine, kara para akladığı belli nakliyat filosu sahibi kulüp no-name zenginlere, olmayan Tatvan kulüplerine aktarmak zorundaydı? (burada net olarak hakkını verelim, Fethi beyin işletmesi ve sistemi tamamen legaldi).

Bir genç yeteneğin keşfedilmesinden orta düzey hale gelmesine kadar geçecek 5-10 yıllık gençliği neden totalde yüz binlerce liraya mal olmalıydı?

Kişisel görüşümdür tepki çekeceğinden de eminim ama Fethi bey fazlasıyla bir sistem adamı. Mevcut, yağmacı ve suça teşne kapitalist sistemin adamı. Hatta “ta kendisi”.

Renksiz, politikasız. Sorulduğunda elbette Türk satrancına dair sayısız ulvi fikirler söyleyecektir ama bu fikir üretiminin tamamı düşük profilli ve taşralı bir iş adamının günlüğünden gelenler olacak. Türk satrancını zehirleyen hiçbir unsura karşı olmayacak.

Günlük hayatımızda bizi var eden her kavram, yaptığımız işin bizi soktuğu kalıptır. Sistemden acımasızca kazanan iş adamından sosyal politika bekleyemezsiniz.

5 yıldızlı otel sistemine çomak sokmasını da.

Satranç, 1980’lerde bedava oynanan, çocukların sömürülmediği ve en azından masa başında dürüst bir oyundu. Günümüzde masa başı satrancın dürüst olduğuna inanan varsa, elimde Velazguez’in Nedimeler tablosu var, müzeden taze kaçırmışlar, 5,000 dolara bırakabilirim.

DEĞİŞMEYECEKLER

Kurullara adam doldurma ve bu kurul fetişizminin bir eylem zannedilmesi değişmeyecek. Kübra hanımın milli takıma seçilmesi kadar değişmeyecek, bakın emin olun!

O kurullar çalışmayacak. Çok eskiden yazmıştım, Hollanda’da 3’ü zorunlu (yönetim, denetim ve disiplin) toplam 7 kurulla yürüyen sistem biz de 20 küsur kurulla. Çünkü işsiz arkadaşlara kartvizit lazım.

Geçen dönemin fotoğraflarından biri, Silivri’deki satranç bilmeyen pazarlamacı çocuktu. 2-3 yıl önce kurallarını öğrendiği satrancı yalamış yutmuş, proje falan anlatıyordu bize.

Bu dönemin portresi de “Talented Mr. Citak” olacak sanırım ve yine her delikten çıkacak.

Dragan Solak Çiftliği yine çalışacak. Süper lig aynen devam edecek. Tatvan, Göktürk ve sahiplerini hiç bilmediğiniz tanımadığınız, tanımak da istemeyeceğiniz kulüpler Türk “ZANTRANCINA” katkı vermeye devam edecek. Sahipleri bıkıp da nargile cafe sektörüne girmezse tabii.

5 yıldızlı otellerde söğüşün devam edeceği gibi. Ülkede basit turnuvalar yapılamayacak, yapılsa da karşınızdakinin dürüstlüğünden asla emin olamayacaksınız.

Bitlis vakasının soruşturulması mı? Aklınıza takılırsa, hiç çekinmeden ulaşın. “Better Call F”.

TÜRK SATRANCI NEDİR?

Değişmeyen aktörleri, hiç değişmeyeceğine emin olduğumuz sayısı kurulları, kara kışta kapatılan 5 yıldızlı otelleri, sayısız il – ilçe temsilcileri, yağmalanan kamu kaynakları ve bir zümreden diğerine geçen yolsuzluk transferleri ile aslında Türk Satrancı nedir?

Türkiye Satranç Federasyonu bir devlet kurumu mu olmalı, bir rant kapısı mı?

Verdiğiniz cevap, nerede ve kim olduğunuzdur.

—————–

Dipnot.

Yazılarımın uzun olmasının okuma zorluğu yarattığı farkındayım. Uzun yazı, çok emek anlamına da geliyor bazen ve o da gecikme sıklığı oluşturuyor. Okunma sıklığını makul hale getirmek üzere, sözcük azaltarak ve (bu iyi bir haberse) artık ayda iki kere yazacağım. Yani daha kısa.

Bir sonraki yazı 17 Kasım Pazar.

Yeni yönetim üzerine devam edeceğiz, biraz da hukuk. Fethi beyin menfaat çatışması ve adaylık sürecindeki haksız rekabeti.

Hukuk derken: Gülkız hanımı giderken uğurlamayı ihmal etmeyen bir Anayasa Mahkemesi kararımız var. Anayasa Mahkemesi’nin “UTANMAZ SÜRÜSÜ” kararı.

Sonraki yazıda.

BETTER CALL “F”’ için 5 yanıt

  1. Ufuk Bey selamlar,

    Yazılarınızı büyük bir keyifle okumaktayım.

    Dilsiz ve sağır bir satranç camiasına megafonla bağırmanıza el işeretleriyle anlatmanıza rağmen geçmiş dönemlerden hiç bir ses çıkmadı. Bu yazınızdaki eski yönetimi eleştirmenizi destekliyorum ve geçmişte yaşanan bahsettiğiniz skandallara bir araştırma, tespit ve sonuçlandırmayı elbette ben de bekliyorum.

    Ancak üzerinden henüz bir ay bile geçmeden yeni seçilmiş, bana göre genç ve buram buram satranç kokan bir yapıyı geleceğe yönelik eleştirmeniz oldukça ağır geldi bana.

    Neler yapacaklarını bilemeyiz, umarım sizin eleştiri ve öngörümlemelerinizi çürütürler. Buna yürekten inanıyorum.

    En çok merak ettiğim konu ise yazınızda adı geçen kişilerin size cevap mahiyetinde olmasa bile, söz konusu “SATRANÇ ETİĞİNİ AYAKLAR ALTINA ALAN” turnuvalar ve organizasyonlar hakkında  kamuoyunu bilgilendirme amaçlı açıklamaları yapıp yapmayacaklarıdır.

    Urla’dan sevgiler…

    Gens Una Sumus

    Enis Bilyap

    Ö.N:(Önemli Not):  Feridun Öney’in “Satranç Anılarım” kitabını şiddtele tavsiye ediyorum. Elinizde yoksa lütfen haber verin.

    Beğen

  2. Satranç bilmeyen deterjan pazarlamacısı.

    Ufuk bey merhaba,
    Cevap biraz gecikti kusura bakmayın lütfen.
    İş güç ancak zaman bulabildim.
    Öncelikle son yazınızda bir kaç cümle de olsa konu olmuşum ilginize teşekkürler.
    Hukukçu kimliğinizi ve hukukun en temel ilkesi masumiyet karinesini bildiğim için size ulaşan suflelerde ki eksiklikleri gidermek adına bu yazıyı sizinle paylaşıyorum.

    Sene 1981,
    Yer İstiklal caddesi – Tünel
    Ben 5-6 yaşlarındayım.
    Babam o dönem İETT de elektrik mühendisi olarak çalışıyor.
    Birlikte İstiklal Caddesine gidiyoruz.
    Karaköy’den Şişhane’ye geçiş tabi ki tünelden.
    O dönem en keyif aldığım tünelden giderken babam İETT de olduğu için direk vatmanın yanına geçiyoruz.
    Hareket saati geldiğinde şu sesi duyuyorum haydi Emre çalıştırda gidelim.
    Çalıştır dediği yeşil bir düğme var, basıyorsun hareket ediyor.
    Sonra hop İstiklal.
    Tünelden indikten sonra hep bir ikilem profiterolu Lebon’da mı yiyelim İnci de mi?
    Bu ikilem ikisini de pas geçip Saray muhallebisine de dönüşürdü bazı zamanlar.
    Neyse Beyoğlu’nda bir kitapçı vardı o dönem, sahibi gayri müslim biriydi.
    İşte ilk satranç kitabımı oradan almıştı babam.
    Nedeni de bir kaç ay önce Almanya’dan gelen dayımın bana ahşap mıknatıslı bir satranç takımı getirmesi idi.
    Ve o dönemden itibaren satranç hep benim ve ailemizin içinde var olan, zaman ayrılan, oynanan bir etkinlik olarak var oldu.
    Kurallarını 2-3 yıl önce öğrendiğimi yazığınız için biraz nostaljik oldu ama bilginiz olsun istediğim için yazdım.
    Çok şükür babam dayım hayatta isterseniz tanıştırırım sizi.

    Şu deterjan konusu en komik olanı.
    Gelin onuda size anlatayım.
    Çünkü belli ki paylaşımı okumadan yine sufle ile yazılmış çünkü sizin kadar akıllı biri paylaşımı kendi okusa bunu konu etmez aksine teşekkür ederdi.
    Paylaşım halen duruyor bu arada.

    Ben 2016 yılında ilk kez TSF’ye ilçe temsilcisi olarak katıldım.

    O günden bugüne anaokulundan başlayıp açık ve uluslararası turnuvalara kadar bizzat organize ettiğim turnuva sayısı 128.
    Bu kadar organizasyon içinde bir çok deneyim edindim ve en çokta şunu gördüm.
    Özellikle küçük çocuklar oyun anında sürekli ellerini ağızlarına sokuyorlar, taşları ağızlarına sokuyorlar ve bu durum turlar boyu sürüyor, haliyle de sağlık açısından risk teşkil ediyor.
    Sene 2019 daha ne ülkede ne de dünya da pandemi yok.
    Düşündüm dedim ki, taşları turnuva başlamadan dezenfekte etsek bile tur aralarında yine bu sorun devam edecek.
    O zaman araştırdım ve bir ürün buldum.
    Bu ürün kolonya gibi alkol bazlı.
    %99 dezenfekte başarısı var.
    Uygulaması çok kolay ve durulama gerektirmiyor.
    Gıda ile de kullanılıyor.
    Derken pandemi patladı.
    Bende bu ürünü kendi sayfamdan 11/03/2020 tarihinde özelliklerini ve ismini yazarak paylaştım.
    Çünkü o dönem hepimiz sudan çıkmış balık gibiydik, insanlar ekmeği yıkamayı düşünüyordu falan.
    Ürünü satmak bir tarafa, satanı da tanımam ancak firma uluslararası bir firma.
    Ürün güvenilir.
    Bu ana fikir ile ilerlenmiş süreç bir kaç kendini bilmez tarafından farklı yerlere çekildi ama neyse kişi karşısındakini kendi gibi bilir zaten di mi?
    Bu sadece insanca yapılmış bir paylaşımdı.

    Ve gelelim finale.
    Neden projeler kurulu başkanı oldum.
    Vallahi bende bilmiyorum.
    Sormadımda.
    Hatta emin olun çok şaşırdım, bir önce ki dönem projeler kurulu üyesiydim, kurul düşündüğüm enerji ile üretmediği için istifa ettim iyi mi?
    Yani otoritenin atamasına karşı çıkıp istifa ettim.
    Sonra ne mi oldu bir sonra ki dönem istifa ettiğim kurulun başkanı olarak buldum kendimi.

    Peki neden?

    Kendimce bir kaç cevabım var.

    Ben önce İstanbul Üniversitesinde Astronomi ve Uzay Bilimleri devamında yine aynı üniversitede Çocuk Gelişimi eğitimi aldım.
    Yani hem iyi derecede Matematik eğitimim var hemde çocuk gelişimi.
    Üniversite yıllarında hep STK gönüllüsü olarak aktiftim.
    TEGV’in ilk gönüllülerinden biriyim hala kayıt numaramı gören şimdi ki arkadaşlar bunu gururla söyler bana.
    Çukurbostan’daki TEGV parkında gönüllü olarak yıllarca görev aldım.
    Sonra LÖSEV, yine burada da gönüllü çalışmalarda bulundum.
    Çağdaş Yaşam vb bir çok STK da hep vardım.
    Peki bundan TSF’ye ne di mi?
    Şöyle olabilir.

    2016 da TSF bünyesinde yer almaya başladığımda STK çalışmalarım devam ediyordu.
    İlk 2018 de şu bir fikri ürettim.
    LÖSEV, lösemi tedavisi nedeniyle okula gidemeyen çocuklarımızı cumartesi günleri Levent’teki merkezinde topluyor gönüllü eğitmenler çocuklara Matematik, Türkçe, Fen dersleri takviye veriyorlar.
    Dedim ki bizde satranç ekleyelim.
    Çocukların oyun saati de satranç olsun.
    Bu projeyi uzun yıllar yürüttük.
    Beşiktaş’tan bir antrenör arkadaşım bana eşlik etti.
    E ev Silivri, yer Levent.
    Hepsi fotolu video duruyor bilgisayarımda.
    Çok keyifliydi.
    Ailelerin bakışlarındaki minnet bizleri nasıl utandırıyordu anlatamam.

    Sonra,
    Yıl 2019,
    Silivri de bir devlet okulundaki özel öğretim sınıfı hafif zihinsel engelli öğrencilere satranç öğretmeyi düşündük.
    Kimse inanmadı biliyor musunuz bu fikrin işleyeceğine.
    Araştırdım dünyada örneği de yok.
    Sizde müsait olduğunuzda bakarsanız sevinirim.
    Başladık derslere.
    6 ay geçti çocuklar çoban matına kadar geldi inanır mısınız?
    Bir gün dersteyiz, bana bu çalışmada eşlik eden antrenör öğretmen arkadaşım bir kızımız ile çalışırken tahtayı çevirdi, kızımız başta beyazdı oldu siyah.
    Ve dedi ki, “Hadi bana siyahta çoban matı yap”.
    Bir mucize oldu, bilinçli bir şekilde kızımız yine şah kanadına yaptı hamlelerini.
    Öğretmeni (iletişim bilgilerini verebilirim) karşımızda ağlarken bize şunları söyledi, bu çocuklar her sabah ayakkabılarını ters giyer, sağını solunu hep karıştırır, bu inanılmaz.
    Hatta o dönem TSF YK üyesi Muammer Yıldız’a anlattık, istedik ki MEB Özel Öğretim Daire Bşk. İle büyütelim bu çalışmayı.

    Neyse,

    Bİtti mi? Bitmedi
    Ve en gurur duyduğum projem.
    Bizzat Bakan Kasapoğlu’na kendim anlattım.
    İş bankası da sağolsunlar ayrı sponsor oldu bu çalışmaya.
    Sevgi evleri çalışmalarını bilirsiniz.
    O proje beni çok memnun etmişti ancak çok kısa sürede tamamlandığı için benim nazarımda ayaklarının yere basmayan yerleri vardı.
    Bu projeyi aldım, PDR bölüm profesörlerinden de destek alarak, 1 yıla yayılan bir eğitim ve rehabilitasyon programı oluşturduk.
    Onlarca ilde uygulandı.
    Bizim İstanbul’da ulaştığımız gençler cinsel istismara uğramış, suça itilmiş kız çocuklarımız idi.
    Projenin İstanbul ayağının takibini ben yaptım.
    Yakup Coşkun hocam eğitimleri verdi.
    Önünden geçseniz içeriyi bilemeyeceğiniz yerde aylarca kızlarımız ile çalıştık.
    Sırf katılım artsın diye her hafta onların tabiri ile abur çubuk torbaları ile gittik derslere.
    Ve sonra ne oldu?
    İkinci dönem yeni grup talebi geldi.
    Yeni öğrencilerimize temel konuları ilk dönem öğrencilerimiz anlattı.
    Finalde seneye de geleceksiniz di mi sözünü duymak bize yetti.

    Sanırım bu çalışmaları bilen yönetim kurulu bu görev için beni düşündü.

    Şu soruya da cevabım var.
    Sporun gelişim için ne projeler üretti kurulunuz?
    Bunu da o meşhur kahvenizi ikram edebileceğiniz geniş bir zamanınız olduğunda bizzat anlatmak isterim.
    İnanılmaz projeler ürettik emin olabilirsiniz.
    Marmara ve İstanbul Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi hocalarının olduğu harika bir kurul oluşturdum.
    Çok güçlü işler ortaya koyduk.
    Ha unutmadan birde Spor Yöneticiliği diploması koydum o ara kenara.
    Büyük ihtimalle federasyon bünyesinde spor yöneticiliği diploması olan tek kurul başkanıydım.

    Sonuç olarak yazılarınızda bulunmak şahsım adına sorun değil emin olabilirsiniz.
    Yeter ki bilgiler doğru olsun.
    Eğer yazdıklarımda yerine oturmayan eksik olduğunu düşündüğünüz bir yer var ise 0541 xxxx telefon numaram dilediğiniz zaman arayabilirsiniz.

    Masumiyet karinesini atlamamak adına, size satranç dolu sağlıklı günler diliyorum.

    Beğen

    1. 6 Mart sabahın erken saatlerinden bildiriyorum. Mojo mojo ‘nun üste bahsettiği konularda gelişmeler olmadı. Talha beyin yazısını okudum.

      Ve gelelim finale.
      Neden projeler kurulu başkanı oldum.
      Vallahi bende bilmiyorum.
      Sormadım da

      (Gerçeği söylemek gerekirse şaşkınlık içindeyim. Kurula başkan atama şekline bakar mısınız? Kurullardan beklenti o kadar düşük ki sorulmaya değer bile görülmüyor. Gerçekten de camianın içinden insanların seçilmesi beni mutlu etmişti. Fakat kurulların içinde ki bir kaç ismi görünce tek adayla gidilen seçimde bile pazarlıkla iş döndüğü açıkça gözükmekte. Bilmem ne kurulu başkanının ilin de yaptıklarını da yazayım. Değerli başkanımız görsün

      • ilde gelirim düşer diye yıllarca başkaca kulüp açılımını engelledi.
      • Turnuvalarda sadece kendi öğrencileri kaldı hakem parası ise gençlik spor bütçesinden
      • Yıllarca açılan turnuvaları sahte T.C ile doldurarak başka kulüp öğrencilerinin kaydını engeller
      • Turnuvaları sadece işbirliği içinde ki (çalıştığı) özel okullara yönlendir
      • Kendi gönderdiği antrenörle dışında çalışan özel okul olursa okul nezdinde sıkıntı yaratarak okulda dersin kaldırılmasını sağlar.
      • Her türlü fırsatta kendi yapılanmasını sağlayarak hakem görevlendirmeleri ile kendine kişisel bir alan yaratır. Bir kulüp çalışanı hakemler
      • Turnuva alanlarında kendi ve çalışanları her şeyi yapabilirken her turnuva da üstüme insanları salarak bıkkınlık oluşturmak
      • Ve iftiralar yalanlar şikayetler …
      • Ha bu arada bir gün bir başkan aradı facebook tartışmaları zamanında dedik ki bana bu arkadaşı oraya yönlendireyim mi. Aynı zamanda kullanışlı bir insan

      Peki sonuç ne oldu İlin ilk özel kulübü hiç bir turnuvaya girmiyor. 15 yıllık kulüp hayatında 1 kez satranç oynamamış 1 kişi yüzünden bu durumda ( sadece şahsın geliri düşmesin ) Peki kimsenin umurunda mı ? tabii ki hayır Başkanın büyük işleri var Ha bu arada ile gelince size de uğrarım yalanı var.

      Beğen

  3. “Değ” rumuzlu okurum. Yorumları -küfür hakaret içermediği sürece- istisnasız herkese açıyorum. Burası işin özgürlük tarafı. Salt görüş içeren olağan yorumlarda rumuzla (müstear ad) yazılmasında sorun yok.

    Ama somut iddia olan ve ucu tartışmaya gidecek yorumlarda maalesef isim soyadı istemek zorundayım.

    Biliyorsunuz uzun yıllar tek bir küfür içermeyen yazılarıma karşı, müstear ad kullanmam nedeniyle bana söylenmedik söz bırakılmadı. Etme bulma dünyası, şimdi ben istemek zorundayım.

    Yorumunuzu geçici olarak (5 gün) burada tutacağım, isim soyadı ile revize ederseniz kalabilir, aksi durumda maalesef silmek zorunda kalacağım… Saygılar.

    Beğen

    1. Adım ercan TURAN hakaret küfür yok facebook da da paylaştım. İsterseniz oradan bakarsınız Bitlis olayını ilk inceleyen kamuoyuyla paylaşan kişiyim o dönemde bunu söyledim kimseden korkum yok zaten korkan biri de değilim. Bu yazıyı sonrasında silebilir siniz

      Beğen

Yorum bırakın