BOAVISTA

Şöyle bir söz var, Alman filozof Schopenhauer’e ait olmalı, anonim olduğunu söyleyenler de var:

Tüm gerçekler üç aşamadan geçer. Önce alaya alınırlar; sonra şiddetle karşı çıkılır; son olarak doğruluklarının çok açık olduğu ilan edilir” 

Genetiği dünyada da oynanan ama Türkiye’de başka bir canavara dönüştürülen Türk Satrancında gerçek nedir? Dünyada yirmi yılda cehaletten organize suça dönüşen satranç yapısı ve hırsızların o sevimli tabiri ile “Satranç Ailesi” için korumamız gereken son değer nedir?

Satrancın kendisi ya da kültürü değil elbette. Lasker ya da Botvinnik’in korunmaya ihtiyacı yok.

Türkiye’de toksik hale gelen Türk Satrancından korunması gereken tek bir unsur var:

Çocuklar!

Özellikle de ebeveynlerinin sırtına bastıkları, gelecekleri ile oynadıkları çocuklar.

Ama önce genel resim:

İKİ FEODAL PORTRE –ABLA ANNE

Türk futbolunu “ağbicilik” nasıl batırdıysa Türk satrancını da o feodal tarz bu hallere getirdi.

Yirmi yıl önce başarısız oyunculuktan hakemliğe kayan kitlenin ele geçirdiği Türk satrancı, Tulay dönemi ile hakemlerin elinden öğrenci velilerine geçti.

Bu ön girişi yapmamın nedeni, giderayak şu veli fetişizmine bir kere daha temas etmek. Bugünkü kokuşmuş düzeninin sorumlusu satranççılar değil çünkü.

Al Nihat Yazıcı hakemdi, başarılı satranççıları tehdit görürdü. Gülkız hanımı anne faslından bu fobi ile getirdi. Ama tarihi nereden başlatırsak başlatalım, uzun yıllardır ağır bir veli tahakkümü altındayız. O yüzden “velilerin sözü dinlenmiyor” teranesi büyük bir yalan.

Günümüzün asıl sorun bunun tam tersi: Bu sistem velilerin sistemi.

Bu sistem cahil cesareti ile içimize girdi, lüks otelleri sevdi, suça dönüştü ve kurumsallaşıyor. Gelişim aslında çok alışılmadık değil, yirmi yılın Türk siyaseti gibi. Oradaki esnaf, buradaki veli.

Bundan sekiz yıl önceydi sanırım, sistemin tamamen dışında biri olarak ilk yazmaya başladığımda, çok basit gerçeklerin nasıl çarpıtıldığına ve konuşulmasından korkulduğuna şaşırmıştım.

Abidin beyin forumuydu, hala hayatta mı bilmiyorum (forum elbette). Benim bakış açımdan uluslararası usta Nilüfer Çınar, kamuoyuna göre istisnasız Nilüfer Abla.

Piyasada herkesin bulup alabileceği ve bir Rus büyük ustanın kombinezon kitabına, o zamanki şirketi “Ezberbozan” kaşesini basıp kendi eseri olarak tanıtmıştı.

Kuşkusuz bu basit bir telif ihlalinden fazlasıydı.

Çünkü ihlal çoğu zaman münferittir. Burada eserin tamamı, içeriğindeki tüm diyagramlarla aktarılmıştı. Başkasına ait bir kitabın tamamıydı pazarlanan.

Vaka bir öğrenci için bile basitti, reddedilmesine imkân yoktu, Nilüfer hanım bir Rus ustanın (yazarın) eserine logosunu yapıştırmış, kendi eseri diye piyasaya sürmüştü.

Ama şiddetle karşı çıkıldı. Forumda bir koro avazı çıktığı kadar bunun dile getirilmesine karşı çıktı. Abla tabuydu, telif aşırması yapmazdı.

Neyse ki fazla uzamadı, zira Nilüfer hanım eseri çekti, dahası hemen özür yazıp konuyu kapattı.

Onun açısından akıllı iletişimin iyi bir örneğiydi, uzatsa veya reddetse onu savunmak uğruna suçu güzellemeye kalkan avanaklar sayesinde tarihe kayıt düşülecekti.

Akabinde, yöneticisi de olduğu forumdan bu yazışmalar söküldü. Konu kapandı. O dönemde saygı duyulan ama bir taraftan korkulan bir figürdü Nilüfer abla.

Nilüfer hanımla başka tesadüflerim de oldu, üç kişilik Emektarlar Birinciliği gibi şeyler vardı, FETÖ organizasyonu çıkan Satrançla Büyüyorum Derneği’nin sahne yüzü olmak da.

Ama en sıkı belirti veren işi Gülkız hanımla yaptığı çanak röportajdı.

Çanak, çünkü röportaj ya da söyleşiyi sizi iki gün sonra memur tayin edecek kişiyle yapmazsınız, tarafsız biri yapar onu (Nilüfer hanım röportajdan birkaç gün sonra Ankara İl Temsilcisi olarak atanacaktı. Röportajdaki en ilginç talep de oydu :

“İl temsilcilerinin atanması konusunda sorunlu pek çok il olduğu yönünde eleştiriler var. Örneğin Federasyon merkezinin bulunduğu Ankara’nın uzun süreden beri il temsilcisi yok.”) https://forum.satranc.biz/showthread.php?tid=2958

Abla tarafı böyle.

Annenin anneliği ise, kendinden menkul. Masaları taşırken taşlara herkesten fazla değmek gibi tuhaf bir ev kadını eyleminden mülhem. Yine tekrar edeyim, ev kadınlığını küçümsemiyorum, ama milyon dolar hacmi yönetmek, el bezi ile sofrayı silme referansı üzerinden tanımlanamaz.

Kaldı ki burada büyük yalan vardı. “Satrancı satranççılar yönetsin, biz de onları yönetelim” kulağa çarpıcı gelse de bunu ifade eden Güler Sabancı veya Ümit Boyner değildi.

Acı ama 2021 yılında hala üç kelime İngilizce bilmeyen, Çukurova Üniversitesi mezunu, Anadolu’da ismini bilmediğimiz bir aile şirketinin muhasebe sorumlusu veya eşi ile iki ortağından biri.

Çukurova Üniversitesini de küçümsemiyorum elbette ama bu bir yönetici profili değil. Yöneticilik tarifinde bu deneyimin karşılığı, A 101’de reyon şefliğinden biraz fazlasıdır, kusura bakılmasın.

Kimse kızmasın ama bu özgeçmiş (Sivas’ta doğdum, Çukurova İşletmeyi bitirdim, İngilizcem yok, saygılarımla) İstanbul’da iş bulamaz.

Keza TSF kadrosuna baktığımızda, Aşkın Keleş’inden Mustafa Eroğlu’na kadar, iş hayatında bırakın bir başarı hikayesini, b harfi yok. Satranç zaten yok. Yabancı dil bilmiyorlar, akademik bir statü yok. Geriye ne kaldı? Türkiye’yi bırakın, doğdukları şehirlerde bir networkleri yok.

Hal böyle olunca “satranç bilmiyoruz ama yönetmeyi biliyoruz” söylemi çok çiğ kalıyor. “Yes, no, hımm, oll rayt” diyebilmek ve Kaymakam hazretlerini ziyaret dışında, iletişim alanı yerle yeksan.

Bana kalırsa bu ekibin olmayan satranç deneyimi bile, yöneticilik deneyiminden fazla olabilir, eksi birin eksi beşten büyük olması gibi. Hiç değilse ilkinde taşınan birkaç masa var (Eroğlu’nun Türkçe bildiğinden de emin değilim ayrıca).

Diktatörlük veya feodalite dışında hiçbir sistem, yönetim mekanizmasını abla, anne, ağbi gibi akraba – hısımlık parametreleri ile kurmaz.

Nilüfer hanıma Federasyonda bir rol mü tayin edeceksiniz? Mevcut özelliklerinden görev tanımı üretirsiniz, bayan genç milli takımı çalıştırıcısı, bayan sporcuların mentörü falan. O da tutuyorsa.

Ama vurgunun teknik beceriye değil de ablalık veya anneliğe yapılması, teknik zafiyetin zaten ikrarı. Bana soran olursa avukatım diyorum, daha hiçbir müvekkilime kendimi “altı yeğenimin eniştesi veya dayısıyım” diye tanıtmadım.

Profesyonel hayatta anne, abla, ağbi, bacı olmaz.

Akıcı yabancı dil olur, diploma olur, doktora olur, basılı eser olur, network olur.

Günümüzdeki çöküş bu yüzden aslında bir “insan kaynakları” çöküşüdür.

Önceden yazdığım gibi, ısrarla tekrar yazıyorum.

Otuz yıl sonra bir davette karşılaştığınız eski bir arkadaşınıza kendinizi “ben abla oldum ve öğrenci velisiyim” diye tanıtmazsınız. Mesleğiniz uzmanlığınız neyse onunla vasfedersiniz (marangoz, gazeteci, tıp doktoru, profesyonel sporcu, toplum bilimci, her neyse).

NE DURUMDAYIZ?

Bugün bir büyük ustamız okul kaydını dondurduğunu övünerek anlatıyorsa ve kimse bu çapraşık durumun üzerine gidemiyorsa, felaket kanıksanmış demektir. Hoca sayısı öğrenci sayısının üç katı. Tabii hoca derken, içi boşaltılmış kavramlardan birinden daha bahsediyorum.

Sekiz on yaşındaki bir çocuk “ben de ileride usta olup kendi öğrencimi yetiştireceğim” diyordu örneğin ve belli ki beyin yıkaması bu yavrucağa ancak böyle dar bir hayal spektrumu verebilmişti.

Ben bir cerrah veya dünya çapında bir yazılımcı olup, arada iyi satranç oynayacağım demesi daha sağlıklı olmaz mıydı oysa?

Ama aldatılıyorlar.

Dolandırıcılıkta, aldatılmanın da bir kalitesi var kuşkusuz. Aldatanın önce kendisini kandırabilmesi lazım. Maalesef geldiğimiz durum bu. Herkes aldatıyor. Ve herkes itiraf yoksunu. Kimse kaydını donduran üniversite öğrencisine “sen ne yaptın” demiyor, kimse sekiz yaşında kariyer hedefi kısa devre yapmış çocuğa üzülmüyor.

Bu döngü sekiz yaşındaki çocuk için bugün bir şey ifade etmeyebilir ama satranç kariyeri, öğrencilikten başlayıp, öğretmen olup, öğretmen olacak öğrenci yetiştirmeye sıkışmamalı.

EĞİTMENLİK ÜZERİNDEN ÇÖKEN SİSTEM

Bir sistem ancak denetlenebildiği kadar güçlüdür.

Satranç kariyeri yapmak isteyen çocuğun örgütlü şikeye bulaşmadan unvan alması, öğrenimini aksatmadan turnuva bulması, kara kışta Antalyalarda sürünerek yükselmesi mümkün mü?

Bu sistem ancak falanca siyasi partinin Tarsus İlçe Başkanlığındaki ev kızına Kemer Otellerini gezdirir. Yetenekli çocuklara ise, sistem dilenciliği yaptırır.

Söylenmeyen gerçekler çok fazla.

Türkiye’de turnuvalarda hamle alınıp verildiği söylenmiyor. Kulüplerin, kayıtlı sporcularına hamle taşıdığı söylenmiyor. Hayalet lige söz söylemek yasak. Teknik iflas statüsündeki Türk Satrancının sürdürülemez olduğu itiraf edilemiyor.

Satrancı oluşturan tüm bileşkeler, tüm zincirler birbirine dolaşmış ve gemi olduğu yere çakılmış durumda, bir tür “Satranç Isparmaçası” yaşıyoruz.

Yoksa Ipatov’un belki de dünya şampiyonluğunu hedefleyecek bir konumdayken satrancı bırakması, bu kadar beklentiye rağmen bu toprakları terk etmesi, proje için getirilen Solak’ın otelciliğe girişmesi, bir başkasının okul kaydını dondurması günlerce sorgulanmalıydı.

Ha bana sorarsanız adamlar haklı. Istırabı çeken onlar çünkü.

Ama bunu sorgularsanız, şu soruya ulaşırsınız. Çocuklarımızı bu sisteme niye emanet edelim?

Sahi Kardelen nerede? Üç kişiyi çıkarttığınız zaman, Türk Bayan Satrancı ve o proje çocuklar nerede? Çok akıllıca davranıp satrancı bıraktılar ise (öyle görünüyor) belki de haklı tercihleri konuşmak lazım. Daha da evveli Tamer Karatekin, Hakan Han, Emre Karadeniz nerede?

İLK YÜZE GİRSE NE OLACAK?

Neden hiç olmayacak ilk yüz hedefi veriliyor bu çocuklara?

Gülkız hanımın başkan, Eroğlu’nun yönetici olduğu yerde Dubov yetişmesi mümkün mü?

Kaldı ki dünya sıralamasında ilk yüze girseniz ne olacak, zamanında bir kişi girdi ne oldu? Türkiye’de oynaması yıllarca yasaklandı.

Bir Türk sporcunun ilk yüze girmesi aslında onun satranç yaşamı için tehlikeli bile olabilir; listede tehdit olarak görülmek, yönetime dahil olmak istediğinde şeytanlaştırılmak var.

Onun yerine mevcut pakette uslu olmak (ki mevcutların bu konuda Maşallahı var), kafa kaldırmamak, özel derslerle olmayan emekliliği beklemek gibi seçenekler mevcut. Siz uslu olun ki abla, anne, Türkçe konuşamayan Mustafa ağbiniz daha çok SPA Otel gezsin.

Hiç bir eğitmenin “Satrancın kültürünü öğren, turnuvalara keyfince git, kaybet ya da kazan, istersen 1300’de kal ama zevk al, arkadaş edin, kitaplar oku, diğer yandan öğrenimini aksatma; yaşamak güzeldir, satranç da bunun bir alt güzelliğidir, bak sonra Turan Şevki gibi olursun” dediğini duydunuz mu?

Zoraki bir ekonominin kötü bir tiyatrosu bu.

Bir vakit önce YouTuberlar ortalığı basmıştı, Carlsen partileri ve açılış tuzaklarını analiz ediyorlardı.

İş artık Turan Şevkilere düştüğü için bu akım söndü, izleyici senin satranç motorundan arakladığın hamlelerle oynadığın Lichess partisini ne yapsın, gider Polgar’ın sitesinden kralını çalışır.

Bir iş modelinin ayakta kalabilmesi için salt muhteşem fikirler içermesi veya harika içeriklere sahip olması yetmiyor. Ana şart “sürdürülebilir” olması.

O yüzden her YouTube akımı sönmek ve bitmek zorundadır.

Ancak sorun, sistemi oluşturan elementlerin dürüst olmamasında. O yüzden sürdürülebilir değil.

Kurucu unsurlar dürüst olmayınca telifli kitabı basan abla, satranç bilmeyen başkan, parti sorumlusu bacı, Türkçe konuşamayan Mustafa ağbi, hayalet turnuva düzenleyen temsilci, 750 kuvvet düşük kız çocuğuna 13 hamlede parti hediye eden birileri ile ancak kakafoni üretebilirsiniz.

Sistemin dışında olmanın avantajı ile bunları söylüyorum.

Türk satrancı içindeki hiçbir unsur, satrançla uyumlu değil.

Otomobil gibi düşünün. Akünün yerinde tahta kutu, direksiyonun yerinde şambrel, gaz pedalı yerinde karyola yayı var. Ama siz insanların aptallıklarından yararlanarak, onları bu otomobile bindirip geleceğe seyahat etmeye davet ediyorsunuz.

Satranç Federasyonu Başkanı satranç bilmiyor yahu. Bundan büyük oksimoron var mı?

Üzerine imkanlar savrulan devşirme sporcusu ABD’de firari. Diğeri otelciliğe soyunuyor. 1700’lük lise mezunu dil bilmeyen adam milli takım antrenörü, yirmi küsur kurulun on dokuzu toplanmadı, tarih komisyonu dördüncü yılını dolduruyor, toplantı üstüne toplantı yapıp Venüs Pastanesi unlu mamullerini indirdikten sonra dört yılda bir a4 kağıdını dolduramadı.

Albert Einstein “bir problemi, onu yaratan zihniyetin dışına çıkmadan çözemezsiniz” der.

Biz problemden nefret eden zihniyetle problemi çözmeyi çalışıyoruz.

Bizim yöneticiler mi? O çok sevdiğim kısa fıkradaki gibi:

Bir çiftlikte küçükbaş hayvanların (tavuk, hindi) başına müdür atamaya karar vermişler, özgeçmişleri inceledikten sonra her nedense tilkide karar kılmışlar, son mülakata davet edip ne ücret istediğini sormuşlar. Tilkidir, bahçede gezen tavuklara bakmış ve “valla beni bir gülme tuttu, buna cevap veremeyeceğim, siz ne verirseniz razıyım” demiş.

Türk Satrancını teslim ettiğiniz adamlar Tulay, Keleş, Daban yahu? Size de bir gülme gelmiyor mu?

Hollanda Satranç Federasyonunun başında da bir bayan var, Marleen van Amerongen, 1973 doğumlu, ELO’su 2140, www.chess.com sitesinde bazen oynuyor, siyahlarda Sicilya falan. Otursak Euwe veya Tal üzerine çok şeyler söyler buna eminim, Timman’la da arkadaştır muhtemelen.

Hollanda’da ülke Federasyonu 5 kurulla yönetiliyor.

Sonuç: They have Anish Giri, we have Turan Şevki!

Hayalet ligler, para basanın unvan aldığı turnuvalar, buna katılan muhalifler , a1’deki beyaz kareye analiz yapan yorumcular, kumar oynatan TSF prensleri, pandemide SPA otel çalıştayları, kendisi tarih olan “Tarih Kurulu”, zilyon bütçe, satrançla briçi gerdeğe sokmaya karar vermiş antenci, bunu adam yerine koyup web sitesine çıkan ustalar, arka planda ne döndüğü bilinmeyen oteller, satranç bilmeyen başkan, yabancı dil bilmeyen üyeler, Türkçe bilmeyen Mustafa ağbi…

Afakan bu olsa gerek. Ya da sürrealizm.

Avon satan kadınların dünyasında, Bronstein – Geller analizi.

Sistemin bu yüzden Facebook gibi bir mecrada kendini ifade etmesi de tesadüf değil. Malum Facebook eşittir, teyzeler (bu dünyaya girdiğinizde Kasparov 64 yaşında, Kazablanka diye biri var, menapoza girmiş her teyze Türk Satrancı için endişeli, 1300 kızımız, 2600 seviyesindeki GM’den internette iki beraberlik alabiliyor, Kazablanka olmayan Capablanca’nın yazmadığı kitap ise onun adıyla satılıyor).

Ülkede ciddi ve uzun yıllardır sürdürülen bir blog veya akademik bir yayın yok.

YouTube alemi bir vakit dünya elitlerini anlattı, tıkandı, şimdi satranç kültürüne ve “üstünde telefon yakalanan oyuncuyu nasıl aklarız” formatlı bir aşureye girişti.

Elbette tıkanacak. Çünkü dürüst değil.

Türk Satrancı yalanlarla o kadar yoğruldu ki sonunda kendisi bizzat “en büyük yalan” haline geldi. Günümüzde bu düzene dahil olmak isteyenlerin derdi sistemi yıkmak değil. Sisteme girmek.

Somutlaştırmak gerekirse: Kimse otellere, işe yaramadığı açık olan yaş gruplarına karşı değil.

Karşı oldukları, o otellere bedava gitme sırasının bir türlü onlara gelmemesi.

NE YAPMALI?

Giderken ne yapılması gerektiğine ilişkin birkaç öneri sıralamak istiyorum, ilki genel, diğeri özel (başkan olsam ben ne yapardım)?

Günümüzde cehaletten “örgütlü hırsızlığa” dönüşen sisteme ne önerirdim.

SATRANÇ SOSYOLOJİSİ AÇISINDAN

1. Satrancın acilen fakirleşmesi lazım.

Mevcut sistemin obeziteden kurtulması ancak “çöl diyeti” ile olabilir.

Sistemin asalaklardan kurtulması için küçülmesi lazım. Bu küçülme satrancın gerçek hak sahiplerinin yaşaması için tek çare. Somutlaştırmak gerekirse: 2000 ELO seviyesinin altı öğretmenlik yapamamalı. Bu kriter yukarı da çıkarılabilir, ama 1.400 hatta 1.800 seviyesindeki adamın ders vermesi yasaklanmalı. Unutmayalım, fakirlik çoğu zaman gerçek zenginliktir.

2. Türk Satrancının dondurulması lazım.

En az 1 yıl. Çünkü arka planda büyük bir yolsuzluk ve istismar olduğu kesin. Bu hasar tespiti yapılmadan yeni bir yapı kurulamaz (aşağıda anlatıyorum).

BEN TSF BAŞKANI OLSAM NELER YAPARDIM:

Bu tarafı fanteziden öte, elbette yönetici olmayı asla düşünmedim, böyle bir olasılık hiç yok. Mesleğimi ve işimi seviyorum, ayrıca bana ne?

Sistemi, kurucu unsurları yönetmeli. O yüzden aşağıda yazanlar hayal ürünü kontenjanındandır.

1. Sistemi dondururdum

Tüm turnuvalar 6 ay, tüm hizmet alımları 12 ay dururdu.

Sistem yağmalandığı ve şeffaflık kalktığı için hasar tespiti ancak sağlam denetim esaslarına göre belirlenebilir. Benim ilk dönemim 12 ay fraud (yolsuzluk) soruşturması ve audit ile geçerdi.

2. Regulasyonlar yeniden hazırlanırdı

Kurumun hukuk alt yapısı yok. Tüm idari işlemler, başta ihale alım şartları, disiplin kurulu işleyişi sıfırdan yazılırdı. Disiplin maddeleri somutlaştırılır, şahsi isnat ile kurumsal isnat ayrıştırılırdı.

3. Kurullar kapatılırdı

Zorunlu kurullar haricinde (Yönetim, Denetim, Disiplin) iki kurul. Diğer yirmi kurul kapatılırdı.

4. Yönetici harcırahları kaldırılırdı

Ben dahil tüm yönetim, dört yıllık görev süresince harcırah almayacağını deklare ederek başlardı. Yönetime sokaktan adam almayacağım için, sağlanacak tasarruf milli takımı fonlamaya yetecektir.

5. Yönetim kurulu üyeleri iş adamlarından ve satranç profesyonellerinden oluşturulurdu.

Yönetim kurulu üyelerine, sponsor bulma şartı getirilirdi.

Mahalle berberi veya halıcı değil elbette.

İş dünyasından, akademik sahadan maddi ve itibari kaynak getirmeye yönlendirilir, net süre hedefi verilirdi. İş ilişkisi olmayan, sosyal ağı zayıf yönetici kurula alınmazdı.

6. İl Temsilcilikleri pasifize edilirdi – İlçe temsilcilikleri kaldırılırdı

İl temsilciliği kanıksanmış yalandır, mevzuatı zorlar kapatır veya pasifize ederdim. Benim yönetimimde hiçbir il temsilcisi konuşamaz, iş yapamaz, özel ders veremez, organizasyon süreçlerine alınmazdı.

Yağdanlık kadrosu olarak faal tutulan İlçe Temsilcilikleri, görevimin ellinci saniyesinde kapatılırdı. TSF altında dezenfektan pazarlayacak adam binanın olduğu sokağa giremezdi.

7. Federasyon ismi, Federasyon dışında kullanılamazdı 

“Satranç Federasyonu” unvanı, ülke satrancının namusudur, ayağa düşürülemez.

Hiçbir kurum / kişi “Satranç Federasyonu” ibaresini kullanamazdı. Kullananlara (Satranç Kulüpleri Federasyonu olarak adlandırılan yapı başta) yasal süreç başlatır, Mahkemeden tedbir talep eder ve kamuoyunu birbirine katardım.

8. Milli Takım Akreditasyonu

Burası ciddi. O yüzden uzun olacak.

Milli takımı seçmesiz oluştururdum. Basit usulle: ELO listesinde ilk yirmide kim varsa, milli takıma o girer. Girmeyi reddeden TSF’nin gelecekteki hiçbir imtiyazından yararlanamaz.

Bunun için ELO sisteminden yararlanır, bayanlar dahil Türkiye’nin ilk yirmi sporcusunu davet eder, yirmi kişilik aktif aday kadroyu oluştururdum.

Bu kadro maaşa bağlanırdı ancak karşılığında somut altışar aylık performans kriteri konurdu. TSF’nin belirttiği her turnuvaya katılım zorunlu olurdu.

Hiçbir kişi / kurum, milli takım sporcuları ile bedava röportaj yapamaz, isim kullanamaz, her tanıtım, görüşme telife bağlanır, TSF hesabında toplanır, prim olarak sporcuya dağıtılırdı.

Elbette günün ekonomik koşullarında sporcuya telif ücreti verecek bir kişi bulmak zor ama bunun “goodwill” değerinin oluşturulması lazım.

Milli sporcuların özel ders vermesi engellenirdi. Buna karşılık bireysel emeklilik fonu oluşturulur, milli takım sporcularının, emeklilik ile rahat etmeleri sağlanırdı.

Federasyon bütçesi yirmi sporcuya uygun ücreti kolaylıkla verebiliyor. Önemli olan gider kontrolünü sağlamak, kara deliği kapatmak. Kara delik, örneğin yönetici harcırahları.

Bu kriter:

  • 6 ayda belli sayıda x kategori turnuvada oynama, belli parti kotası doldurma,
  • Kurumu düzgün ve steril temsil etme,
  • Kurumun vereceği yabancı dil programını tamamlama (veya ön sınavı geçip muaf olma),
  • İnternet dahil hiçbir ortamda hile soruşturmasına muhatap olmama başlıklarını içerirdi.

Kriterler altı aylık performans ile değerlendirilir, kriterleri tutturamayanın ilişiği kesilirdi.

Adi suça karışan sporcu, suçu ertelense, düşse veya affa uğrasa dahi sporcu sıfatını kaybederdi.

  • Sporcu internete çıkacağı her yayın ve görüntülü mecra için Kurumdan ön izin almak zorunda kalırdı. Örneğin bir briççi eskisinin veya ağzını burnunu yamultarak konuşan 1,400 seviyedeki at hırsızı kılıklı adamların programlarına ne bir yönetici ne bir sporcu çıkabilirdi.
  • Milli takımın teknik ihtiyaçları sporculardan alınacak bildirime göre programlanır, çalıştırıcı, know-how, antrenman koşulları oluşturulurdu (arka planda sponsor ile kamuoyu yaratılırdı).
  • Milli takım sporcuları ilk iki Türkiye Birinciliğine zorunlu katılır, döner turnuvada çift tur yarışırlardı. TSF daveti üzerine düzenlenecek turnuvalara katılmayan sporcuların ilişiği kesilirdi.
  • Katı bir “dress code” yani kıyafet disiplini gelirdi. Milli takım seviyesindeki sporcu ancak kravatla görüntü ve mülakat verebilirdi.
  • Sakallar kesilirdi. Evet, sakallar kesilirdi. Hiçbir yönetici, milli sporcu ve çalıştırıcı sakalla gezemezdi.
  • Yaş Grupları Turnuvaları ve havuz kaldırılırdı. “Under” ibareli tüm yaş kategorileri kaldırılırdı.
  • Tek kriter ELO olurdu. ELO’da ilk yirmiye giren, milli takıma hak kazanırdı. Basit ve net.
  • Ali Nihat Yazıcı dönemindeki, yurtdışından üst seviye çalıştırıcı getirme modelini doğru buluyorum. Yurtdışından başarısı kanıtlanmış çalıştırıcı getirilirdi. Ancak öncesinde modelleme yapılarak Çin, Hollanda, İran gibi ülkelerde altyapı – üstyapı kurguları tespit edilir, alınacak rapor sonrasında çıkacak modelleme ile çalıştırıcı planlaması eşgüdümlü giderdi. Çalıştırıcıların kontratı kamuya ilan edilirdi.
  • İstanbul Open canlandırılır, Troya’ya kurumsal sponsor bulunur ve Ankara’da bir open kurgulanırdı.
  • Lig, ilk bir yıllık görev süresi içinde iptal olunur, yeniden yapılandırılırdı. Lig iki haftaya değil, dokuz aya yayılacak geniş bir model ve geniş takımlar üzerinden planlanırdı.
  • Otel turnuvaları tamamen kaldırılırdı. Bir otel ancak tam sponsor olacak ve ücret almayacaksa, bunu da şeffaf olarak ilan etmesi şartı ile turnuva mekânı olabilirdi.

Bu zor mu? Hayır, iddia ediyorum ben bile bu anda, sadece birkaç telefonla örneğin Swiss Otel’de ücretsiz turnuva koşulları sağlayabilirim. Mevcut yönetimin bunu sağlayamamasının nedeni iş hayatının içinde olmamak, beceriksizlik ve kötü niyettir (hanut sistemidir).

  • Vize ücretleri arttırılırdı. Kriter oluşturulur, sadece başarılı sporculara vize muafiyeti getirilirdi.
  • Turnuvalar ilke olarak üniversitelerde ve resmi kurumlarda oynatılırdı.
  • Liselerarası turnuvalar 1980’lerdeki formatı ile yeniden başlatılırdı.
  • Türkiye Birinciliğinden gelecek iki sporcunun da katılacağı bir uluslararası döner turnuva organize ederdim. Buna önceki neslin katılmasını sağlardım; Gelfand, Ivanchuk, Kasparov, Kramnik, Short Topalov gibi “fame mark”lar. Bunun maliyetinin zannedilenden yüksek olmayacağını düşünüyorum, hanuttan yapılacak tasarruf ve Türkiye Tanıtım fonu bunu karşılar. Bu, dünyanın dikkatini Türkiye’ye çekecektir. Özel ve resmi sponsorlar, bunu destekler. Konu sadece ilişki meselesi.

Kasparov’un veya Kramnik’in adı, Carlsen’den itibarlı çünkü bu sporcuların döneminde öğrenci olan kesim bugün orta ve üst yönetici konumuna geldi. Bu nesil, seyahat yapan, para harcayan ve iş ağı olan konumda, bugün yaşı 40 ile 60 arasında olanlar.

Bu kesim, Carlsen’in kıçını göstererek muz yediği videoyu seyretmiyor. Ama Kramnik – Kasparov partisini ücretini vererek seyreder.

Bu bir çalışma, ilişki ve organizasyon işidir. Türkiye’de böyle bir döner turnuva iddia ediyorum, iyi bir yöneticilik üzerinden 3 ay içerisinde planlanıp hayata geçirilebilir.

9. Delege sistemini çökertirdim. Ne bahasına olursa olsun.

Delege adedi sanırım iki yüz kadar ve tümü, olmayan hayali kulüpler.

Resmi olimpiyatlarda oynamış tüm eski sporcuların, güncel ELO puanı 2200’ü geçenlerin, IM ve GM unvanlı sporcuların (milli takımda oynamamış olsa da) delege olması sağlanırdı. Bu planlama ve siyaset gerektiren bir konu. Ama öncelik bu olurdu.

Türk satrancı az sayıda delege ile manipüle ediliyor. Bunun yıkılması lazım. Sayı ne kadar artarsa denetim o kadar artar. Sayı ne kadar artarsa yolsuzluk riski o kadar düşer.

Bunu başarabilir miydim bilmiyorum ama ajandanın ilk maddesi bu olurdu.

10. Turnuva ortamları steril olurdu

Turnuva salonuna çalıştırıcı, veli, üçüncü kişi giremezdi. Sadece sporcu detektörden geçerek girer, içeriye kahve ve çay otomatı konur, her turnuva salonunda bir hekim bulunur, hakemler sporcu ile konuşmaz ve partisi biten sporcu derhal ortamı terk ederdi.

Anası Hüseyin Bolt’la tartan pistte yan yana koşmadığına göre, en az atletizm kadar köklü bir spor olan satrançta da ortamın sterilliği sağlanmalıdır.

11. Turnuva terk eden sporcunun lisansı iptal edilirdi

Turnuva terk ciddi bir ahlak sorunu. Turnuva terk edenin lisansı en az 1 yıl süre ile iptal edilir, yeni lisans ancak fahiş bedelle çıkarılırdı. Tam teşekküllü hastane sağlık raporu istisna olmak üzere.

12. Hileden yakalanan sporcu sistemden atılır ve hakkında yasal soruşturma Açılırdı

Benim olduğum ortamda, resmi olarak hileden (telefonla veya harici yöntemlerle hamle alma) yakalanan sporcu, satranç ortamından defedilmek bir yana, Savcılıkta ifade vererek günlerini geçirirdi.

13. Tüm yorumcular kovulurdu

TSF yöneticilerini yağlamak dışında hiçbir işe yaramayan tüm yorumcular, kovulurdu.

14. Gürcü, Azerbaycanlı ve Ermenistan vatandaşı sporculara Open Turnuvalarda kota getirilirdi

Başvurularda bazı ülkelerin sporcularının parti sattığı, çete gibi davrandığı ve ortama zarar verdiği dikkate alınarak, ülke kotası getirilirdi. Bazı yabancı sporcular doğrudan kara listeye alınırdı.

15. Sembolik ilk hamle saçmalığı kaldırılırdı

Elbette ilk hamleyi Kramnik yaparsa sorun değil. Ama o hamleyi Mustafa Eroğlu yapıyor. İşte sırf bu nedenle, bu uygulama kaldırılırdı.

16. Kulüp sistemi lağvedilirdi

Satranç bireysel spordur. Batılı çerçevede bir kulüpler sistemi kurulana kadar, mevcut hayaletler kapatılırdı.

********************
Yukarıda yazdıklarıma Bitlis’in baştan soruşturulması, hizmet alımlarının iptali ve soruşturulması, internette kumar oynatan çocuklara TSF bünyesinde görev verilmesinin soruşturulması gibi alt başlıklar eklenebilir.

İyi tarafı, bunlar hayal. Hiç olmayacak.

Adayların hiçbirinde satrancın ruhuna ait bir talep ve irade yok. Tek amaç rant çarkına dahil olmak. O yüzden şu maddelerden bir satırını bile kimse aklına getiremeyecek.

Ama mevcut yapı da sürdürülebilir değil. Bu sebeple can çekişiyor, birkaç on yıla kadar ölecek. O yüzden çocuklarımıza söylemememiz gereken tek doğru, Türk Satrancından uzak durmaları…

SON CÜMLELER

Bu yazı ile, yaklaşık iki yıl süren yeni blog dönemimi sonlandırıyorum.

Sanırım iki yıla yakın “ey Mojo sen kimsin, ortaya çık” söylemine yeteri kadar cevap vermişimdir. Önceden bırakmam ciddiydi, geri dönmem “sen kimsin” sorusuna zorunlu yanıt oldu. Ben sistemin tamamen dışında, fevkalade sıradan biriyim.

Bundan sonra bu blogda tek bir yazım daha olacak ama o bir biyografi. İçinde (şükürler olsun) Türk Satrancına ait bir şey olmayacak.

Son yazı, sinema, edebiyat, hayal kahramanı, satranç idolü, sinema tarihinin en efsane filmlerden birinin soundtrack’i ile biraz matematik biraz klasik olacak.

Başka bir mecrada yazar mıyım bilmiyorum. Kim bilir?

Ama yazarsam daha barışçıl bir şeyler bulacağım sanırım, çünkü yazmayı seviyorum.

Belki Bruce Dickinson, Rob Halford ve Ronnie James Dio vokali üzerine; belki eski Türk komedileri üzerine, belki sporcu biyografileri üzerine, bir yerlerde bir şeyler… Belki.

Ama asla satranç değil. Bu sefer kesin. Söz.

Son yazıda buluşmak üzere. Günleriniz kahve ve bitter dolu geçsin 😉

————–

Dipnotlar.

1. Çift nidaya ne oldu?

Bir süredir merak ediyorum. Acaba gelişen satranç motorları, bizim insani bakış açımızı iyice makineleştirdi de her hamleyi artık sıradan mı görüyoruz? Uzun zamandır canlı hiçbir partide çift nida görmüyorum, ben mi kör oldum? Bilenler söylesin, günümüz satrancında artık çift nida kalmadı mı?

2. Boavista

Avrupa’da en sevdiğim futbol takımı.

Peki, Portekiz’in Porto şehrinin ikinci futbol takımı Boavista’nın, 1903’den bu yana ambleminin satranç tahtası olduğunu biliyor muydunuz? Chequered Flag, beşe beş ama tahtayı sığdıramadıklarından öyle o.

Kulübün sekiz profesyonel dalı var, futboldan sonraki ikinci ana branş satranç (diğerleri jimnastik, bisiklet, futsal, voleybol, tekerlekli paten hokeyi ve boks). Hepsi bu kadar.

Günün birinde yolunuz Porto’ya düşerse, şehrin biraz dışında Boavista Mahallesine gidin ve doğrudan okyanusa açılan o meşhur caddesini gezin.

Ben gezdim, 2016 yazında, tam da Portekiz’in Avrupa Şampiyonasını kazandığı günün ertesiydi.

Bazen güzel tesadüfler üst üste gelebiliyor: Satranç, Şarap, Sardalya, Porto, Temmuz ve Futbol.

Cennette bundan daha fazla ne var acaba?

Ufuk Sezekkaplan
info@sezekkaplan.com

BOAVISTA’ için 6 yanıt

  1. Sayın Sezekkaplan;

    Yazınızın başlarında Ali Nihat ismi eksik olmuş 11.maddede sporcun sporcunun olmalı

    Yazılarınıza son vereceğinizi üzüntüyle öğrendim, kararınıza saygı duyuyorum. Zevkle takip ediyordum.

    Saygılarımla

    Beğen

  2. Siz benden eminim pek hoşlanmıyorsunuz ancak yazılarınızı keyifle okuyordum. Her noktasına katılmasak da kurak ortamda tartışmayı körükleyen nadir şeylerdendi.
    Saygılar,

    Beğen

    1. Nazmi bey beni gülümsettiniz.

      1. Niye hoşlanmayayım (ya da niye hoşlanayım)? Sizinle hiç karşılaşmadım.
      2. Zaten bu yazıların veya tartışmaların olması için, işlerin hoşlanma – hoşlanmama üzerinden yürümemesi lazım. Ortamın kurak (pardon, cıvık) olmasının sebebi bu, herkesin herkesten hoşlanması.
      3. İyi tartışma arıyorsanız, bunu arkadaşlık ilişkilerinden soyutlayarak yapmalısınız. Aksi halde 750 kuvvet derecesi farka rağmen mevcut başkanın on yaşındaki kızına açılışta on üç hamlede beraberlik veren kişiyi, sırf arkadaşınız olduğu için eleştiremezsiniz. Gerçek dostluk ise bu değil.

      Selamlar.

      Beğen

  3. Yazıya girişim kendini koruma mekanızması olarak açıklanabilir, şimdiki veya önceki yazılarınızda YouTube mecrasında yürütülenlere dair olumlu şeye rastlamak mümkün olmadığından söylenmiştir. Yoksa elbette tanışmadık, yanlış anlaşılsın istemem.

    Arkadaşım olsa da kişileri eleştirebilireceğimi, onlarla tartışabileceğimi düşünürüm ancak bunu açıktan herkesi ikna edecek şekilde yapmayı tercih etmeyebilirim. Açıktan eleştirdiğim ancak şahsen tanımadığım satranç oyuncuları da oldu. Kendilerini tanısaydım bunu tercih etmezdim belki de. Ratingini ve sıralamadaki yerini etkilemeyeceğini düşündüğünde ciddi bir turnuvada bile olsa öğrencisine yarım puan veren hocalar da, karşısındakini cesaretlendirmeye çalışan güçlü oyuncular da tanıdım ve bu benim için sizin söylediğiniz gibi eleştiri sebebi değildir. Çünkü bu ortam içerisinde sizden fazla bulundum ve size göre hata olsa da bana göre ayakta alkışlanması da gerekmeyen ama altında bu tip bir “ilişkiler ağı” aramayı gerektirmeyecek bir durumdu; ama sizi anlıyorum ve dışarıdan böyle görünme ihtimaline karşı oyuncuların da uyanık olması gerektiğini düşünüyorum. Tıpkı bu örnekte olduğu gibi birbirimizden fikren ayrıldığımız noktalar bulunuyor, ancak ben sizin yazılarınızı takip etmeyi bu fikir ayrılıklarının olabileceği varsayımıyla sürdürüyordum ve bundan rahatsız değilim.

    Size şimdiye kadar yazdıklarınızdan ötürü bir teşekkür etmek istedim ancak tartışmayı nasıl büyütürüz’e dair bir şeye dönüşmeye başladı yazdıklarım sanki. Elbette bu da verimli olabilir. Örneğin sizin dediğiniz gibi herkesin herkesten hoşlandığını değil, herkesin işini çok iyi bildiğini ve bunu ilk sıraya yazarak “idare ettiğini” düşünüyorum. (Aslında sizin de kimi zaman pastadan pay almayı bekleyen isteyen muhalifler için düşündüğünüz gibi).
    Dolayısıyla insanların elbette tartışmayı sürdürmek için konuları arkadaşlık ilişkilerinden soyutlayarak ele almaları gerektiğine katılıyorum ancak iyi bir tartışmanın ön koşulu sadece bu olmayabilir. İnsanlarla ilişkisini “idare etmeye ve işine bakmaya” şartlanmış kişiler için tartışmak huzur kaçıran bir davranıştır çünkü “idare etme” mekanizmasını sorgulamasını gerektirir ve bizim gibi ekonomik koşulların zorlayıcı olduğu yerlerde bu ilişkileri sadece sorgulamak bile akışı bozacaktır. Herkesin herkesten hoşlanması (ortamın cıvık olması) değil ekonomik zorluklar belirleyicidir gibi geliyor bana bu sebeple. 2600 gücünde bir büyükusta tuvalette hile yaparken yakalanıyorsa o bu onun sadece kaybetmekten hoşlanmadığını değil, ekonomik olarak zor bir durumda da olduğunu gösterir. Daha açık bir örneği ise en büyük eleştirileri bu “idare” mekanizmalarına hiç bulaşmamış ve ekonomik bağlamda satrancın tamamen dışında olan birisinden yani sizden duymamız olarak gösterebiliriz. Siz de işin ekonomik yönüne sık sık işaret ediyorsunuz.

    İlkeli davranarak sistemi sorgular hale geldiğinizde, sistemin karşısına geçme amacı taşımasanız bile tabiatı gereği pamuk ipliğine bağlı “idare” mekanizması da dağılacak demektir; o yüzden pek çok kez haksız olduğu bilinmesine rağmen sistemin ezici gücünü gördüğümüz her örnekte bu mekanizmaları sorgulayanların acımasız bir şekilde sistemin dışına itildikleri ve ellerindekilerden de olduklarını görüyoruz. O yüzden tartışmanın önündeki engelin ekonominin zorlayıcı etkisi olduğunu düşünüyorum ve hemen her yerde sadece bunu görüyorum. Elbette bunu görmek huzur kaçırıyor ve tartışmayı zorlaştırıyor olsa da düşünmenin, tartışmanın değeri değişmiyor.
    Tüm bu sebeplerle sorgulayan, tartışan kişileri bu anlamda kötü, hatta kayıp konumu savunmaya çalışan kişilere benzetiyorum. Herkes bundan keyif almayabilir ve bunu tercih etmeyebilir ancak bizim gibi bunu tercih edebilecek insanlar için mutlaka bir yol vardır sonunda kaybedecek olsak bile.

    Parçası olmayı başaramadığım bu düzenin dışında kendime ve satranç severlere küçük de olsa bir alan yaratabilmenin benim için ne kadar büyük bir şey olduğunu inanın bu yüzden tarif edemem. Böyle bir düzlemde tartışmanın yeri olduğu kadar da tartışmayı, paylaşmanın yeri olduğu kadar satranca dair bildiklerimi paylaşmayı hedefliyorum. Tıpkı hiç küçümsenmemesi gereken düzlem meselesini blogda çözerek aşmanız gibi ben de kendi düzlemimi yaratmaya çalışıyorum.

    Umuyorum tüm bu yazdıklarım gereksiz kaçmamıştır, dilerseniz burada paylaşmayıp kendinize iletilmiş bir mektup olarak saklayabilirsiniz. Sizinle tanışmadığım ve başka bir iletişim yolu olmadığı için buraya yazıyorum ancak amacım açık bir mektup yazmak değildi ne de olsa. Ancak paylaşmanızda da elbette hiçbir sakınca yok.

    Saygılar,

    Beğen

  4. Mesajınız için teşekkür ederim, (umarım) daha sonra kapsamlı cevap verebilirim. Sadece YouTube için iki kelime etmem lazım.

    İçeriğiniz iyi ise niye sizin paylaşımınıza karşı olayım, elbette öyle mutlak ret içinde değilim, olmak da akıllıca olmaz. Dün akşam örneğin, en az 4-5 uzun video izledim, hepsi klasik rock vokalleri üzerine ciddi çalışmalardı. Böyle bir çalışma beni iki saat ekran başında tutuyorsa, demek içerik sağlayıcı ciddi emek ve birikim koymuş.

    YouTube eleştirilerim (farkında olmayabilirsiniz ama) iyi içerik üreteni koruyor, Şevki beyin 4 dakikalık LiChess videosunun zararı size aslında, bana değil.

    Bir: Kalitesiz yapılmamasını istiyorum, zira 1600’lük adam Carlsen-Karjakin mücadelesini eleştirirse, bunun zararı işini iyi yapana. Birikiminiz varsa, çalışılmış içeriklere sahipseniz bu, sizi koruyan bir yaklaşım, Hatta sizin mücadele etmeniz gereken alan.

    İki, sürdürülebilirlik üzerine vurgu yapıyorum. Kalitesiz ve samimi olmayan yapımlar bitecek çünkü sürdürülemez diyorum. 4 P kuralının ilki her zaman üründür. Ürün (hizmet) kalitesiz ise pazarda tutunamazsınız, Cola Turka olursunuz.

    Üçüncü ve son olarak, dürüstlük sorununu söylüyorum. Sistemle alışverişi olan, örneğin TSF’den iş alacak adam sistemi asla eleştiremez, yutkunur, zira “menfaat çatışması” içindedir. Hastane ihalesi alan müteahhit siyası iktidarı eleştirebilir mi? Eleştirse, siz bundan tedirgin olmaz mısınız? Bu tür eleştiri aslında en tehlikeli ve pis eleştiri değil midir?

    Kaliteli iseniz veya kaliteli olma samimiyetiniz varsa, sorun ne?

    Saygılar bizden, tekrar.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s