DIEGO

Elbette sadece top tepmekle açıklanamayacak kadar büyüktü. Futbol tanrısıydı. Çok hatırlanmaz ama gelişi, en az gidişi kadar tanrısal belirtiler içeriyordu.

1978 dünya kupasıydı, kupa Arjantin’de düzenlenecekti.

Geçen yüzyılın sonuna kadar dünya kupalarında uygulanan bir kural vardı:

Dört yılda bir düzenlenen şampiyonalar bir Güney Amerika’da bir Avrupa’da yapılırdı (bu teamül 2000 sonrasında delindi, finaller önce Amerika’dan Japonya ve Afrika’ya taşındı, en son gözünü para bürüyen rüşvetçi FIFA baronları tarafından, Rusya ve Katar’a verilerek bu gelenek imha edildi).

Bir de yazılı olmayan kural vardı:

Güney Amerika’da düzenlenen kupayı Güney Amerika’lar, Avrupa’da düzenleneni Avrupalılar kazanırdı.  Bunun da tek istisnası 1958’de İsveç’te düzenlenen kupa oldu, kupayı Avrupa kıtasında bir kereliğine mahsus olmak üzere -elbette- Brezilya kazandı.

Arjantin’in futbol geleneğini konuşmaya gerek yok, 1930’daki ilk dünya kupasının finalistiydiler.

1930’larda, iki dünya savaşı arasında, dünyanın en uzak yerlerinden birinde, iletişim imkânının olmadığı, futbolcuların çoğunun amatör olduğu bir kupa finalini sizce kaç kişi izlerdi?

27 Temmuz 1930’da oynanan Uruguay – Yugoslavya çeyrek finalini resmi olarak 79,867 seyirci izlemişti (bu maçı Uruguay 6-1 kazandı).

Bundan 3 gün sonra, 30 Temmuz günü öğlen saat 2:15’de oynanan Uruguay – Arjantin finalini biletli 68,346 kişi izleyecekti.

Uruguay finalde ilk yarısını 2-1 geride götürdüğü maçı net kazandı: 4-2.

Halit ağbi (Kıvanç) bu final olduğunda 5 yaşındaydı ama o anlatsaydı herhalde şöyle olurdu:

“Montevideo’da Estadio Centenario stadyumunda güneşli ve sıcak bir gün, hepinizi buradan sevgi ve saygı ile selamlıyorum, müsabaka az sonra başlayacak, takımlar son hazırlıklarını yapıyorlar, bu maç belki de Guillermo Stabile ile Pedro Cea’nın düellosuna sahne olacak ve işte Hakem triosu da göründü, müsabıkları sahaya çıkmak üzere yanına davet etti değerli sporseverler…”

Futbol hiçbir zaman sadece futbol değildir, tıpkı satrancın görgüsüz velet gürültüsünden ve günümüz para tuzaklarından ibaret olmadığı gibi. 

YAPILIP YAPILMADIĞI BUGÜN BİLE BİLİNMEYEN ÜÇÜNCÜLÜK MAÇI

Çok tuhaf ama 1930 dünya kupasının üçüncülük maçı bugün için dahi bir muammadır.

FIFA bu maçın oynandığını iddia ediyor.

Ama maçın oynandığına dair tek bir emare, tanık, delil yok. Oynandığına dayanak gösterilen tek yazılı metin, 1984 tarihinde yayınlanan FIFA bülteni. FIFA’ya göre bu maçı Yugoslavya 3-1 kazanıyor.

Oysa birçok tarihçiye göre böyle bir maç yok. İnanılmaz ama gerçek.

FIFA kayıtlarına göre 3-1 biten bu maç, tarihçilere göre hiç oynanmadı.

Yugoslavya, bir önceki yarı final maçındaki hakem yönetimini protesto ederek maça çıkmadığını iddia ediyor (Uruguay o maçı 6-1 kazanmıştı).

O tarihlerde emeklemeyi bırakıp yürüme belirtileri gösteren dünya futbolunda en etkili lobilerden birinin Uruguay olması da bir başka dikkate değer bilgi.

Uruguay dünya futbolunun ikinci dünya savaşı öncesi ilk dönemini domine ediyordu. Nitekim ilk dört dünya kupasının ikisini Uruguay kazanmıştır. Hatta 1950’de kazandıklarında, en az elli bin taraftarın, maç sonucunu kabullenemeyerek bir gece Maracana’dan çıkamadığı söylenir.

İlk dünya kupasında üçüncünün kim olduğu ve üçüncülük maçının oynanıp oynanmadığı bugün için bile çözülememiş, tuhaf bir muamma.

O tarihte sahaya alınan biletli izleyici sayısı küsuratına kadar bilinirken, üçüncülük maçının FIFA resmi kayıtlarına göre 3-1 bitmesi, Yugoslavya’ya göre ise hiç oynanmadığı iddiası, tam anlamıyla bir mikro tarih çalışması olabilir.

Ben bir yazımda İsmet İbrahimoğlu’nun nasıl ve neden Türk Satrancından kaybolduğunu merak edip sormuştum. Oysa futbol gibi göz önünde olan bir oyunda dünya kupası üçüncülük maçının olup olmadığı halen bilinmiyor.

Futbol tarihinin açık ara en büyük şakası bu olabilir.

İLK DÜNYA KUPASINDA KİM ÜÇÜNCÜ OLDU?

Yugoslavya Federasyonu’na göre, oynanmayan bu maça rağmen yine de dünya üçüncüsü Yugoslavya olmuştu. Hatta 1986’da güncellenen FIFA raporunu da mesnet gösteriyorlardı.

1930 Dünya Kupasında Yugoslav delegesi olan Kosta Hadzi bronz madalyanın bizzat kendisine verildiğini söylüyordu. Hadzi’ye göre üçüncülük maçı oynanmadı ama Yugoslavya yarı finalde dünya şampiyonu Uruguay’a elendiği için üçüncülüğü averajla hak etti (o zamanki averaj sistemine göre, daha güçlü takıma elenen takım + averaj elde ediyordu).

Buna mukabil ABD Federasyonu da elindeki diğer bronz madalyayı gösteriyor ve aslında her iki takımın yani ABD ve Yugoslavya’nın dünya üçüncüsü ilan edildiğini resmen iddia ediyor. Bu iddia üstelik 1994’te resmi olarak tekrarlanmış durumda, çok yakın tarihte.

Özetle -inanılmaz ama- dünya kupası tarihinde bugün iki şey hala belli değil:

1 – İlk dünya kupasının üçüncülük maçı yapıldı mı?
2- Dünya üçüncüsü Yugoslavya’ mı oldu Amerika Birleşik Devletleri mi? Yoksa her ikisi de mi?

Daha korkuncu, FIFA bu maçı yapıldığını ve 3-1 Yugoslavya lehine bittiğini söylese de o maçın ne görüntüsü var ne tek kare fotoğrafı ne de oynandığına dair bir tanık.

Valla tüm bunlardan benim vardığım sonuç: Bizde akıl yok. Koca dünya, zamanında ilk dünya kupası üçüncülük maçını torbaya atmış, biz hala Bitlis’i  merak ediyoruz.

FUTBOL ASLA SADECE FUTBOL DEĞİLDİR

O günlerde, dünya kupası finalinden altı ay önce, San Remo’da bir turnuva düzenleniyordu. 1930 Şubat ayıında düzenlenen bu turnuvayı 15 partide 13 galibiyet, 2 berabere ile ve korkunç bir performansla Alekhine kazanıyordu; Akiba Rubinstein ve Alman (!) Efim Bogoljubow’un önünde.

Ve en güzeli:

Dünya Kupası ile aynı tarihte, üçüncü resmi Satranç Olimpiyatı Hamburg’da düzenlenecekti, tam olarak 13-27 Temmuz aralığında ve 1930’da.

Ne var ki Capablanca, Küba Satranç Federasyonunun milli takıma onu destekleyecek seviyede oyuncu bulamaması gerekçesi ile bu olimpiyata gelememişti.

Alekhine Fransa milli takımındaydı, Polonya ise Rubintein ve aslen Polonyalı olmamasına, Polonya dili bilmemesine ve Polonya’da hiç yaşamamış olmasına rağmen Tartakower ile temsil ediliyordu.

Polonya büyük Akiba’nın 15/17 performansı ile olimpiyatı kazanırken birinci masada güzellik ödülü Stahlberg (İsveç) Alekhine (Fransa) partisine gidecekti (0-1).

Şimdi okuyucuya bir ara soru:

Elinizde imkân olsa veya rüyanızda görseniz hangisini tercih edersiniz?

1930’a dönüp önce San Remo turnuvasını turnuvayı yerinde izleyip, üzerine Montevideo’da dünya kupası finallerine gitmeyi mi?

Yoksa, 2022’de muhtemel bir Carlsen – Firuze maçı izleyip, Katar’daki Dünya Futbol Şampiyonasına devam etmeyi mi?

Bana sormayın, ben eski okuldanım.

1978

1974 yılında Federal Almanya’nın (Almanya değil) dünya şampiyonu olmasından sonra Dünya Kupası düzenleme sırası yeniden Güney Amerika’ya geldiğinde, düzenleyen ülke Arjantin olacaktı.

Dönem Mario Kempes’in dönemiydi. Ama tüm iletişim imkanlarının yokluğuna rağmen, bu işten anlayanlar için o tarihte tek bir futbolcunun adı kulaktan kulağa fısıldanmaktaydı.

Diego, Armando !

1978 dünya kupasından bir buçuk sene önce Şubat 1977’de 16 yaşındayken milli takıma seçilerek Macaristan karşısına çıkan bu bücür (Villa’nın yerine 62.dakikada oyuna girmişti) anlayanlara bir “futbol tanrısı” olduğunu o yaşlarda bağırıyordu.

Günümüzde inkâr edilemeyen gerçek ise, 1978 kupasının favorisi Arjantin’in takım için patronu Mario Kempes’in, varını yoğunu ortaya koyarak Diego’nun milli takıma seçilmesini engellediğiydi. Menotti kadroya çağırmış ama takım içi baskı sonrası üstünü çizmişti bücürün.

Nitekim 78 Dünya Kupasını kazanan Arjantin Milli takımından Osvaldo Ardiles ile Ricardo Villa İngiltere (Tottenham), Mario Kempes İspanya yolunu tutacaktı (Valencia).

Ardiles hatta, 78 finalinin ekmeğini 3 yıl sonra çekilen ve Sylvester Stallone ve Pele’nin oynadığı “Escape to Victory” (Zafere Kaçış) filmi ile ayrıca yemeye devam edecekti.

O yıllarda kıtalar arası transferin büyük olay olduğunu kayıt edelim.

Garrincha Brezilya dışına çıkmamıştır örneğin.

Pele’nin de kariyerinde tek bir takım vardır, Santos. Pele Avrupa’ya gitmemiştir veya gidememiştir. Futbolu bıraktığında da Cosmos’da göstermelik olarak oynamıştır.

1982

Ama Diego Tanrıydı ve Tanrı’nın yeryüzüne inmesi sadece ilahi zamanlama meselesiydi.

1982 dünya kupasında artık lider oydu, kulüp düzeyinde yetenekleri tartışmasızdı ve Milli takımdan onu kesebilecek bir lobi kalmamıştı. Tam tersine, 1982’de sistem onun üzerine kurulmuştu.

Ne var ki olmadı. Katıldığı ilk kupa sanki ona tekme atmak için organize edilmişti, her maç baldırlarına kramponları sokuyorlardı (iyi biliyorum çünkü o dünya kupasını siyah beyaz televizyondan her saniyesi ile izledim).

Sonunda sinirleri patladı, film koptu ve Brezilya yarı final maçının bitiminde kırmızı görerek ilk ciddi başarısızlığını yaşadı.

Teamüle göre bu normaldi, 1982 Dünya Kupası İspanya’da olduğuna göre kupayı Güney Amerika takımı alamazdı. Nitekim Brezilya finalde üç atak yapıp üç gol atmayı başaran İtalya’ya kaybetti. Tele Santana’ya Brezilya’da defalarca cenaze töreni yapıldı, adam ülkesine dönemedi. Brezilya bugün bile İtalya’ya nasıl kaybettiğini bilmiyor.

Evet, futbol asla sadece futbol değildir.

1986 VE SONRASI

Sonrası, defalarca yazıldı.

1986 Meksika, bir “Maradona World Cup”tır.

Akabinde kulüpler düzeyinde Barcelona ve Napoli; Napoli’de geçen dört sezonda ilk ve son senede gelen iki şampiyonluk, arada iki ikincilik, UEFA Kupası vesaire.

Futbol sosyolojisi açısından ise Maradona’yı kalıpların dışına atan iki vaka vardır:

1 – İngiltere’ye attığı ilk gol, yani Tanrı’nın eli (Diego’nun Dio’yu çağrıştırması buradan mülhem).
2- Napoli seyircisinin dünya kupası maçında İtalya’yı değil Arjantin’i desteklemesi.

Maç sonrasında Napoli Belediye Başkanı şöyle diyecekti: “Yılın 364 günü bizim İtalyan olmadığımızı söylüyordunuz. Yılın bir günü de bunu size biz söyledik”.

Yarı final maçının Napoli’de oynanması, maçtan aylar önce belirlenen bir durum. İlahi komedi ise bunun günü geldiğinde Napoli’de, İtalya ve Arjantin’e denk gelmesi . Tanrı hakikaten şakacı olmalı, bu ‘milyonda bir’ olasılık, futbol tarihi kadar İtalya tarihi için de büyük kilometre taşı.

Son ara not: Napoli’de yaşanan dramda son penaltıyı Maradona attı ve İtalya, Maradona’nın bu ters köşe penaltısı ile uğurlandı. İtalya’nın yediği en travmatik o son gol, Napoli’li Maradona’dan.

FUTBOLCU DIEGO

Napoli hikayesinin biraz aydınlatılmaya ihtiyacı olduğu kanısındayım basit bir izleyici olarak.

Söylenti o ki Maradona ilk senesinde Napoli’den ayrılmak ister, o yıllarda Bosman kuralı yoktur, Napoli Kulüp Başkanı onu 4 yıl yani kontrat süresinin sonuna kadar Napoli’de alıkoyar.

Başarılar gelir ama Diego bunalımın ortasında tam da yerine düşmüştür, baskı onu kokaine iter.

Diğer yandan Maradona yetenekleri açısından ulaşılamazdır. Satrançta bir şampiyonu belki bir başkası ile kıyaslayabilirsiniz. Maradona öncesinde ve sonrasında hiç kimse ile kıyaslanamaz.

Pele’nin, Plati’nin, Messi’nin (kimi sıralarsanız) aksine Maradona miti, büyük ve zengin bir kulüpte var edilmedi.

Bu mit, bu kutsal ikona, itilmiş kakılmış bir şehirde ve kulüpte imal oldu, üstelik halk tarafından.

O küçümsenenlerin kahramanıydı, bu yüzden kariyerinde (istatistikleri çok da iyi olmasına rağmen) Barcelona ile anılmadı, sadece Napoli ile ve Arjantin ile anıldı.

Maradona Tanrının futbol üzerinden yeryüzüne teşrif etmesiydi, bu teşrif Napoli gibi orta karar bir şehirden ve orta karar bir ülkeden tezahür etti.  Onu izleme şansına sahip olanlar iki İtalya lig şampiyonluğu, iki ikincilik, bir UEFA kupası, bir İtalya kupası gördüler. Bu tarihi tek bir kişi yazdı.

Maradona olmasa orta sıra takımı olacak bir şehir, onunla tarihe kayıt düşüyordu.

Arjantin Milli takımı kariyeri ayrı. Arjantin futbolu ve milli takımı, Maradona bu dünyadan göçmüş olsa da artık hep Maradona’nın Arjantin’idir.

Ayrıca unutulmasın.

En güzel “dünya kupası” forması, beyaz üzerine açık mavi şeritli 1986’daki o Arjantin formasıdır.

10 NUMARAYI O YARATTI

Burası mübalağa değil, bir pozisyon olarak on numara, Maradona ile ortaya çıkmıştır. Maradona’ya kadar dünya futbolu dokuz numarayı bilirdi (Kempes 1978’de on numara giyiyordu ama kavram olarak on numara pozisyonu yoktu).

Öyle ki 1974 dünya kupası finalinde, meşhur Almanya – Hollanda finalinde, on numaralı futbolcu yoktu, Gerd Müller on üç, Grabowski dokuz, Cruyff on dört giymişti.

TEKMELENEN TANRI

Asla Pele gibi düzen adamı ve terbiyeli çocuk olmadı. Platini ve Beckenbauer gibi rüşvetçi de olmadı. Kötü hocaydı, kilo aldı, futbol sonrası hayatını yönetemedi. Ama futbola değil, kendine zarar veriyordu.

Çünkü tanrısal yeteneklerinin sınırı sadece futbol sahası ile çiziliydi.

FIFA ile fotoğraf vermedi. Hep çatıştı. En çok tekmeyi o yedi. Kitsch’di, tespih kullanıyordu yahu, ama halkın hep içindeydi. Yediği herzeleri de asla inkar etmedi.

Yine de en büyük ikilemi o yaşıyordu. Tanrıydı. Ama insandı.

İngiltere’yi ipe dizip ikilediğinde futbol tanrısıydı, kokainden yargılandığında insan.

Bugün iki yerden eleştiriliyor. İlki İngiltere’ye elle attığı golden.

Futbol seyircisi açısından açıklama basit: Hakem verseydi.

Sosyolojik alana çekildiğinde ise şu bilinen savunmayı yapabiliriz.

İngiltere ile Falkland arası kuş uçuşu 12,700 kilometre civarı. Bunun karşılığı Gökçeada ile Avustralya kıtasının güneyi.

Şimdi, Avustralya kıtasının güneyinde bir ada devleti senin Gökçeada’na asker çıkarsa, 1,300 askerini öldürse ve o tarihlerde senin o işgalci ile bir milli maçın olsa ne yapardın, ey okur?

Kendi adıma cevap vereyim. Bu hayali maçta o golü kazara ben atsam, fazladan donumu çıkartıp köşe gönderine asardım.

Kokainmanlık sorunu için akıl hastanesine dahi yattı, tedavi için Venezüela ve Küba’ya gitti. Bunları hep göz önünde yaptı, vücudu korkunç bir savaş veriyordu, otuz kilo verdiği bir dönem dahi yaşadı.

Maradona, zevk için kokainman olmadı. Mücadele etti. Ama tekrar edeyim, onu yad edenler futbola verdikleri üzerinde yad ediyorlar. Empati ile anlamak, sallamaktan daha zor olmamalı.

YOBAZLIK VEYA “TÜRK ENTELİNİN” İLGİ AÇLIĞI

Hülasa kimse Maradona’yı kokain kullandığı veya elle gol attığı için övmedi ve övmüyor.

Kimse onun futbolculuğu sırasındaki ve sonrasındaki yaşam tarzını pazarlamıyor. Kimse çocuklarına o golleri, o çalımları veya ara paslarını izletirken, araya kokain partilerinin görüntülerini sıkıştırmıyor.

Kişiler zamanla ve mekanla değerlendirilir, en basit tartışma ilkesi.

Yoksa siyasal İslamcının Atatürk eleştirisi de bundan fazlası değil; çünkü bir siyasal İslamcı için Mustafa Kemal de bir alkolikten fazlası değildir, kararlarını rakı masasında veriyordur.

Atatürk üstelik sadece rakı içmiyordu, fazladan Nuri Conker’le sabaha kadar poker oynuyordu, belki arada kağıt falan da çalıyordu. Ama biz Atatürk’ü tartışırken onun çağına getirdiği muazzam devrimler üzerinden görüyoruz.

Leonardo Da Vinci de adam tutmuştu örneğin, mezardan taze ölüleri çıkartıp, üzerinde anatomik deney yapıyordu. Uyuşturucu mu? O devirde yaşamadım ama rahmetli kralını içiyordu muhtemelen.

Alekhine. İşbirlikçi olduğu biliniyor, o da az alkolik değildi. Ama partilerini gösteriyorsunuz, fırsat olsa hayat hikayesini yazıp pazarlayacaksınız.

Tıpkı siyasal islamcı gibi bir “sol yobazın” Hazreti Muhammed’i çağlara yaptığı tesir üzerinden değil de çok eşliliği üzerinden görmesi gibi. Oysa tarih eleştirisi objektiflik ile zaman ve mekana bağlılık içerir. Aksi durumda bir devri veya akımı değil, bir adamın hamam sefasını analiz etmiş olursunuz.

Maradona elle gol attı ve kokainmandı.

Tal zamparaydı, Capablanca da karıyı aldatıyordu. Korchnoi, belki en ağzı bozuk olanıydı.  Fischer, videolarda ABD hükümetinin aldığı karara tükürmekle meşguldü, Botvinnik’i ise Bronstein’a sorun.

Satranç dünyasını bu kusur / kusursuzluk meselesi üzerinden elden geçirdiğimizde valla benim elimde sadece Ruy Lopez ile Rahip Lombardy kalıyor. Yine de karar sizin.

Bu yüzden ben Maradona eleştirisini, bizim entellerin “bakın ben farklı düşünüyorum, buradayım, beni görün” çığlığı olarak görüyorum.

Ama kim nereden görürse görsün. Diego Armando Maradona, bu dünya ayakta kaldıkça hiç ölmeyecek.

Ben onu ayakkabısının bağcıklarını bağlamaya bile gerek duymadan verdiği bu muzip ama insan ötesi estetik ile hatırlayacağım. Bu görüntülerde futbol topu onunla bir başka evrenden konuşuyor.

Tanrı’nın muzip bir günü.

Arka fonda çaldığı gibi: “Life is life” büyük usta. Tamam da.

Sen olmayınca artık pek öyle olmayacak be!

DIEGO’ için 6 yanıt

  1. Satranç konularına hakim olmadığım ve o alanda bilgim olmayışından dolayı söylediğiniz serzenişlerinizi tek taraflı olarak hmm evet öyle minvalinde onaylayarak geçtim. Ama Futbolla ve Maradona ile ilgili olan her cümleyi her kelimeyi tekrar tekrar okudum. Elinize sağlık. Ülkeden örneklerle yazdığınız bu münazara tadındaki yazınız çok hoşuma gitti.. Devamında görüşmek dileğiyle.

    Beğen

  2. Benim gibi Maradona müridleri için muhteşem bir yazı olmuş…Elinize emeğinize sağlık… Maradona sonrası futbol artık eski tadında değil…Onsuz yeşil sahalar da tribünler de öksüz ve yetim kalacak…

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s