“The king stay the king”

Seyretmeyenler için “The Wire” dizisini öneririm, özellikle ilk sezonunu.

Bir görüşe göre zaten bu bir dizi değil, bir ‘doktora tezi’. Doğru da. Çünkü bu dizi bazı üniversitelerde toplum sosyolojisi altında analiz ediliyor.

“The Wire” izledikten sonra “Lost” veya “Suits” izlemek, “Susam Sokağı” izlemek gibi gelebilir.

Dizide iyi, kötü yok. Aşk yok, güzel kadın yok hatta başrol yok. Katı ve soğuk gerçek var.

Çok özenle izlediğim ilk sezon ve on iki bölüm sonrasında benim de görüşüm şu: Evet bu bir dizi değil. Bu bir inceleme, bir dokümanter veya 12 saatlik bir film.

İzleyici üzerinde yarattığı tesir için de şu kadarını söyleyebilirim: İlk sezon bittiğinde ikincisine başlamak için ara vermek doğru. Zira bu kadar gerçek bir eserin beyinsel olarak sindirilmesi için zaman gerekli.

Mutlaka öneririm. “The Wire” izledikten sonra, emin olun başka dizi izlemekte zorlanacaksınız.

TÜRK SATRANCINDA MAFYALAŞMA BELİRTİLERİ

Buradan geçelim Türk satrancına.

Gerçeğe tamamen odaklı büyük filmlerde -The Godfather’dan girin, JFK’dan çıkın- platform daima şu beş güç (belirleyici) üzerine kurulur: Sokak, Polis, Yargı, Politikacılar ve Zavallılar.

Bu beş gücün iç içe geçmesi ve bitmeyen savaşı, mevcut gerçeğin ta kendisi.

Savaş iki ana mekândadır. Sokaklar ve kuleler (emniyet müdürlüğü veya plazalar; meclis binası ya da lüks restoranlar ve golf kulüpleri).

Sokağa sahip çıkma savaşının oluşturduğu örgütlü gücün kelime karşılığı malumunuz, mafya.

Mafya para kazandıkça zenginleşiyor, paranın aklanması sürecinde iş adamlığına evriliyor.

Çok özetle politika ve politikacı, mekândan (sokaktan) bağımsız değil. Çıkış yeri sokak. Sokakta palazlanan mafya, kravatlı iş adamı olur, kulelere geçer. Kule burada en önemli metafor.

Tüm bu zincir içinde polis ve yargı, yerine göre satın alınır veya direnir.

Zavallılar ise mekânın ve zamanın dışında kalanlar. Kalabalık oldukları halde etki güçleri yoktur. Yine de -tuhaf olan- hikaye onların etrafında döner. Temel tüketici onlardır çünkü.

The Wire bu yüzden iyi seyredilmeli, polis muhbiri Bubbles (Andre Royo) karakteri ve onun sahip çıktığı eroinman beyaz çocuk bu grubun yani zavallıların temsilcisi ve aslında hikayenin ta kendisi.

Bu bağlamda The Wire’ın giriş sahnesinin, namı “sümük” olan bir zenci çocuğun sokakta ölümü ile başlaması ve açılış sahnesindeki o ilk konuşma, bu yüzden ayrıca anlamlı.

Türk satrancını hayali bir film platformuna soktuğumuzda bu beş belirleyicinin ve iki ana mekanın (sokak ve kuleler), istisnasız yerli yerine oturabileceğini düşünüyorum.

Sokak, sizin bulunduğunuz yer.

Kuleler ise TSF, Bakanlık, İl Temsilcilikleri, kollanan kulüpler ve bu işten zenginleşen (ve mafyalaşma sürecine giren) yeni devir zenginlerinin garden party yaptıkları bahçeler.

SUÇUN OLAĞANLAŞMASI MI?

Bitlis olayı öyle bir çağ açtı ki artık Türk satrancının mafyalaştığını düşünmemek için birilerinin bize çok sağlam bir açıklama yapması lazım.

Çünkü Bitlis, Türk Satranç Tarihinin ilk organize suçu.

Büyük bir suç kokteyliydi ve içinde her şey vardı. Tepeden organizasyon vardı, gizlenebildi, üzerine gidilemedi, TSF yöneticileri, alt yöneticileri ve kasaba düzeyindeki hakemlerine kadar tüm satranç bürokrasisi kokteylde yer aldı.

Bunun alt katmanında, Bitlis Tatvan’da birkaç ayda ortaya çıkan kulüp patronları vardı. Bunlar Can Arduman’ın yayınlarında özenle ağırlandı ve itina ile propagandaları yapıldı.

Sonrasında tipik bir mafya filminde olduğu gibi, olaya devlet eklemlendi. Savcılar olayı pas geçti. Siz soruşturmanın sürdürüldüğü görüntüsüne aldanmayın, en az dünya tarihi kadar eski olan Türk bürokrasisi, büyük krizleri önce durdurur, sonra zamana yayar ve nihayet örter.

Kağıt üstünde bir şeyler olmaktadır ama emin olun kimse bir sonuç göremez.

Bitlis olayı, Türk satranç tarihi bir yana, dünya spor tarihinin en utanç verici vakalarından biridir. Ama ne camia buna sahip çıkabildi ne kulüpler isyan etti ne de tek bir istifa oldu.

Devletin son kertede olaya sessizce dahli, kulelerin sokağı kontrolünden fazlası değil.

Bitlis vakası, Marmaris’te TSF altında organize edilen şike turnuvalarından daha organize. Geçmişte Kuşadası fiyaskosundan veya bir zavallının, kulübünde iki çocuğa taciz etmesinden de farklı.

Diğerleri bireysel veya yarı kurumsal adi suçlar.

Bitlis ise örgütlü suç tarihinde bir milat: En tepeden en aşağı, kulelerden sokağa kadar, nitelikli ve örgütlü suçun genel kabulü.

Bu bir yerde dursun, şimdi sokağa bakalım.

Sokakta, yani kulüplerde, amatörlerde, turnuva arayan sıradan insanlarda -yani tabir hoş görülsün- zavallılarda durum nedir?

SOKAKTA NE OLDU?

Milenyum sonrası yaratılan Türk Satranç ekonomisi, başında ve sonrasında hiçbir planlama yapılmadığı için kontrolsüz büyümeye maruz kaldı.

Bunun günahını Olgaç’a veya Yazıcı’ya atfedecek değilim, biri işin ekonomisini anlatabilir. Akıntıya karşı durulamayacağı söylenebilir, denetimi devlet yapsaydı denilebilir (kutuplaşma o kadar büyük ki tartışamıyoruz, herkes sosyal medyada yandaşını yağlamakla meşgul).

Ama kültürün ekonomiyle rok yapması ve ekonominin buhran artık tartışılmalı. Tartışılmaması kabahat, bundan yararlananlar ise kuledekiler (TSF) ve yandaşları.

Sokağa dönersek, milenyumdaki patlamanın ilk faydası sokakta görüldüğüne göre, kontrolsüzlüğün faturası da elbette sokağa çıkacaktı. Günümüzde kulüplerin, özel işletmelerin batması tesadüf değil, sermayesiz, plansız ve görgüsüz ekonomi ile buraya kadar.

Diğer taraftan basit ilkeler açısından da öyle:

Fiyat denen şey arz ve talebin kesiştiği nokta olduğuna göre, Genel İktisada Giriş, birinci konu, ilk cümle: Arz talepten ne kadar büyük olursa fiyat o kadar ucuzlar.

Türkiye, hoca sayısı öğrenci sayısından fazla olan belki de tek ülke.

Türkiye yıllardır bu kadar yatırıma rağmen, elit sporcu üretemeyen tek ülke. Kardelen Cemhan nerede örneğin?

Bu ülke Fide Ustası, Uluslararası Usta ve Büyük Usta unvanlarını, uluslararası kariyer yapmak için değil, ders vereceği öğrencinin velisine pazarlamak için elde etmeye çalışan yerel ustaların ülkesi.

Türk satrancında sporcu sayısının beş katı hoca var. Oysa hiçbir banka şubesi bir memur ve beş müdür ile çalışmıyor, hiçbir hastane iki cerrah ve on başhekimle hizmet vermiyor, hiçbir orduda iki yüz askerin yanında bin general savaşmıyor.

Bu bir garabet. Ama bu garabet özenle giderilmiyor.

Çünkü bu garabet birilerinin işine çok fena yarıyor: Kuledekilerin.

Patlayan arz Gülkız hanımın umurunda olmaz zira onun sorunu sokaktakiler değil. O kulede yaşıyor ve temel önceliği kulede geçireceği süre.

Karındeşen Jack mezardan fırlasa ve bir oy hakkı olduğu söylese, onu bile yönetime alır.

Kuledekilerin iktidarda kalması için aralıksız propagandaya ihtiyacı var.

Bu propaganda ihtiyacı da bir yandaş medya inşa ediyor. Bu ayrı bir yazı konusu. Ama bir ipucu. Sosyal medyada bu aralar en çok konuşulana bakın, bir süredir tek bir kişinin alt perdeden propagandasının yapıldığını görebilirsiniz.

Türk satrancının kurtuluşu için bilinç altına bir süredir tek bir kişi empoze ediliyor.

Sokağa dönerek, ailelerin bir güç etrafında toplanması gibi, Türk satrancı da bir süredir sessizce tek bir kişinin etrafına kümeleniyor:

Fethi Apaydın.

GÜCÜN DEVRİ

Lig düzenleme yetkisi ve görevi, Türkiye Satranç Federasyonundur.

Bu yetki asla devredilemez zira devredilebileceğine ait hiçbir yasal düzenleme yok.

Nitekim futbola ara verildiğinde, kimse sanal veya minyatür futbol ligi yapıp, Falcao, Ozan Tufan veya Abdülkadir Parmak gibi futbolculardan oluşan takımlar kurdurmadı, adına Lig demedi.

Çünkü adına Lig verilecek bir organizasyonun “Federasyonlar” dışında düzenlenmesi yasak.

Ama Fethi Apaydın, göstere göstere, sokaktan kulelere kadar herkesin gözüne sokarak Türkiye İnternet Satranç Ligi düzenledi ve düzenliyor.

Yetmedi, Apaydın, Türkiye’de hiçbir fiziksel sportif satranç etkinliğinin olmadığı dönemde, Mustafa Yılmaz’ı ayağına getirerek fiziksel satranç turnuvası düzenledi.

Bunu velilerle, çocuklarla, gençlerle velhasıl, bir topluluk ile uzun zamana yayarak yaptı.

Ne zaman? Satranç Federasyonunun tüm sportif faaliyetleri askıya aldığı pandemi döneminde.

Ne zaman?  Türkiye’de okulların kapalı olduğu dönemde.

Ne zaman? TSF’nin pandemi nedeniyle Genel Kurulu 1 yıl ertelediği dönemde.

Apaydın resmi kurum değil. Resmi hiçbir sıfatı yok.

Peki niçin, pandemiden çıkış anlamına gelen bu sportif organizasyonlar, bu yeni başlangıç, devlet tarafından ve devlet kontrolünde yapılmadı da İzmir’de bir özel işletmeye devredildi?

Önceki yazıda dayanağını koydum. İdare, ona verilen yetki ve görevleri, açık düzenleme yoksa devredemez.

Lig düzenleme yetkisi veya içinde “Türkiye” kelimesi geçen “yaş grupları” turnuvaları ve hatta “Türk Bayrağı” kullanma yetkisi sadece Türkiye Satranç Federasyonundur.

O halde niçin kimse “niçin fiziksel temaslı ilk turnuvayı Türkiye Satranç Federasyonu kontrollü olarak başlatmıyor” diye sormuyor?

Apaydın’ın, pandeminin göbeğindeki “temaslı” 5 dakika turnuvası alkışlandı.

Sanki Apaydın “Yeni Özel Federasyon” oldu. Ondan beklenen, pandemiyi kapatıp satrancı halka açmaktı ve o bu kamusal görevi büyük bir fedakarlıkla yerine getirmişti.

The Wire’da anlatılan sistemin ilkel hali burada işledi, propagandacılar çıktılar, Mustafa Yılmaz, Alper Ataman, 5 dakika turnuvasının ne kadar faydalı olduğunu neredeyse gözyaşları ile anlattılar.

Oysa 5 dakika turnuvalarının Türk satrancına faydası nedir? Bu hiç konuşulmadı.

Doksanların sonlarına kadar derneklerde eğlence kontenjanından çay hesabına falan yapılan turnuva türüdür “beş dakika”. İSD’de muhtemelen günde on tane düzenlenirdi.

Beş dakika turnuvanın yararı yoktur, satranç eğitimine bir şey katmaz, buradan sporcu falan da yetiştiremezsiniz.

Ama Fethi Apaydın’ın 5 dakika turnuvası başta Alper Ataman üzerinden sokakta öyle bir pazarlandı ki ister istemez herkes bunu (ana akım basın bile) Türkiye Şampiyonluğu ayarında gördü.

Apaydın pandemiyi alt etmiş, cam bölmeler arasından oynattığı çocuklar ve çağırdığı velilerle işi satranç ziyafetine dönüştürmüştü.

Kimse, bunun neden gerekli olduğunu sormadı.

Kimse, açık havada kollarını kaldıran çocukların, veli kalabalığının ve son kertede satranca bir miligram faydası olmayan bu ziyafetin, pandemi açısından riskini sorgulamadı.

Öyle ya. Siz genel kurulu pandemi gerekçesi ile 1 yıl erteleyin.

Ama Fethi Apaydın ve kulübü para kazansın veya reklamını yapsın diye çoluk çocuk, genç aile, her yaş grubundan onlarca kişi günlerce bir araya gelsin.

Ve ne tesadüf, bu aktiviteden beş gün sonra Mustafa Yılmaz, Covide yakalandığını açıklasın.

Bugün hiçbir çocuk okula gidemezken, çocukların hiçbir sportif aktivitesi açılmamışken, okullarda beden eğitimi dersi yapılamazken, Apaydın Satranç Kulübüne verilen bu imtiyaz nedir?

Bu herkesin ve özellikle çocukların sağlığını tehlikeye atacak kadar gözü dönmüşlük müdür?

SORULAR

Konfor alanlarına girilmesinden rahatsız olacaklar ama şunlar açıklanmalı:

  1. Pandeminin ortasında İzmir’de günlerce sürecek fiziksel temaslı turnuva niye yapıldı?
  2. Fiziksel temaslı turnuva yapılacaksa ve satranç açılacaksa, bunu TSF niye yapmadı?
  3. Fiziksel temaslı turnuva yapılabiliyorsa, niye Genel Kurul yapılamıyor?
  4. Fiziksel temaslı 5 dakika turnuvasının faydası nedir? Bu turnuva olmasa ne kaybederdik?
  5. Lig düzenlemek yetkisi niye Apaydın’a devrediliyor?
  6. TSF niçin internet ligi düzenlemiyor, yaş gruplarını kendi bünyesine organize etmiyor?
  7. Mustafa Yılmaz bu turnuvada mı Covid’e yakalandı?
  8. Yakalandı ise filyasyon yapıldı mı? Fotoğraflardaki çocuklar, veliler, katılımcılar sorgulandı mı?
  9. Velilerin vicdanı sızladı mı yoksa hakikaten bu kadar akıl yoksunu muyuz?
  10. Hiçbir faydası olmayan bu temaslı etkinliğe çocukları teslim etmek hangi beklentinin sonucu?
  11. Bu turnuvaya katılanların, Polgar ve Kramnik olacağını söyleyerek mi sizi kandırıyorlar?
  12. Fethi Apaydın, TSF’nin yetkilerini devir alan yeni patron mudur?
  13. Apaydın, yeni TSF midir?
Maske, mesafe ve sorumsuzluk.

TEDİRGİNLİK

Sağlıklı bir devlet sistemi tedirginlik ve kontrol üzerine kurulur. Güçler ayrılığı bunun içindir.

Bu güçler rasgele devredilemez. Devlet devlettir; kulüp kulüptür. Tıpkı tahtada kalenin kale, şahın şah olduğu gibi (The king stay the king).

Apaydın beni hep tedirgin etti. İnanılmaz steril, asla sisteme aleyhine kelime duyamayacağınıza emin olduğunuz bir adam.

Buna karşılık TSF’nin kirlenmiş sisteminde en çok görüntü veren de o.

Çocuklarla çok haşır neşir, sürekli kamplara, şehir dışına hatta ülke dışına götürüyor.

Okullarda çocukları olanlar bilir, Aspendos gezisine katılmak için iki farklı ilin valiliğinden okullar iki ayrı izin alır, velilere muvafakat imzalatılır.

Apaydın bir okul değil. Şehir dışlarında hatta ülke dışında kamp yapmasının hukuk alt yapısını doğru kuruyor mu hiç emin değilim. Yoksa bunu delmek için velileri çocukları ile şehir ve ülke dışına getirip, çocukları sonradan teslim alarak kamp yapıyor ve yasaları mı dolanıyor?

Ben veli olsam, içinde Devletin kontrolü olmayan hiçbir özel kişiye çocuğumu teslim etmem. Bunun günümüzde başka örneği yok ama, bu ülkenin en ünlü satranç aktörlerinden biri çocuk tacizinden yıllardır hapiste yatıyor. Bu bir tarafı. Devlet kontrolü devredilmemeli.

Diğer tarafı, Apaydın’ı son dönemde üstlendiği yetkilerde.

Tamamen TSF’nin yani devletin güdümünde olması gereken hak ve imtiyazlar neden Apaydın üzerinden yürüyor? Kendisi Gülkız hanımın sokaktaki temsilcisi mi?

Niçin TSF yetkisindeki “Lig” yasaya aykırı olarak Apaydın tarafından düzenleniyor?

Niçin TSF tarafından başlatılması gereken temaslı satranç Apaydın Kulübü tarafından başlatılıyor?

Niçin irili ufaklı satranç figürleri ona saygı duruşunda bulunmadan geçmiyor. Bu propaganda size de çok bağırtılı gelmiyor mu?

Peki Bitlis için Apaydın’ın tek kelime söylediğini duyan veya söyleyebileceğini düşünen var mı? Ya da Marmaris’te parayı basanın unvan satın aldığı konusunda tek bir serzenişini?

ANTALYA VE YORUMCULAR

Apaydın, sokakta olup biten yeni dönemin başlangıcı gibi geliyor bana.

Diğer yandan TSF uzun süredir kontrol dışında. Hesap vermiyor. Canı istediğinde pandemi ortasında yüzlerce kişi toplayıp Antalya’da para yiyor, canı çektiğine “Lig” yetkisini devrediyor, canı çektiği otelde  cep telefonu ve sırt çantası promosyonu yapıyor.

Bu kadar aktivitenin içinde TSF’nin tek yapmadığı, Genel Kurul.

Antalya’da başlayan Türkiye Şampiyonasını da buna bağlayalım.

Türkiye’de şehir kıtlığı var gibi bu şampiyona yine Antalya’da yapılıyor, yer kıtlığı var gibi yine lüks otelde yapılıyor ve yorumcu kıtlığı var gibi yine Arduman, Karaokçu ve Apaydın karşımızda.

Çok sorulu bir yazı oldu ama aşağıda sormak istiyorum.

1. Pandemide Türkiye Şampiyonası düzenlenebildiğine göre, niçin Genel Kurul yapılamıyor?

2. Bu şampiyona niçin yine Antalya’da, niçin yine beş yıldızlı otelde yapılıyor?  

3. Bu şampiyonada kaç yönetici bu otellerde konaklama yapıyor ve harcırah alıyor?

4. Yorumcular niye evde steril ortamda yayın yapıyorlar? Sağlık riski varsa bu şampiyona niye yapılıyor? Sağlık önlemleri eksiksizse, yorumcular niye evde?

5. Erkin Karaokçu niye yorumcu?

Son soru özellikle önemli.

Bu şahıs internette para toplayarak ve yüzde kırkına el koyarak, kumar türü turnuvalar düzenledi. Bundan sonra Cimer, Karaokçu hakkında İstanbul Cumhuriyet Savcılığına şikayette bulundu.

Cimer tarafından yani Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi tarafından Savcılığa şikayet edilen ve İstanbul Cumhuriyet Savcılığının 2020/86212 sayılı dosyası ile hakkında kovuşturma süren bu şahsın özel durumu nedir ki yorumcu yapılıyor?

CAN ARDUMAN HAKKINDA

Eskiden “dünyada yaşanan tuhaf olaylar” gibi yayınlar vardı, bugün yapılsa aşağıdaki mutlak favorim olurdu.

Queen’s Gambit dizisinde cımbızla hata arayan tayfaya buradan selam, gözünüzün önündeki hazineyi görmüyorsunuz, şu yayın 25 dakika sürdü.

Evet, Arduman bu tahtaya bakıp 2020 Türkiye Kadınlar Satranç Şampiyonluğunda tam 25 dakika yorum ve analiz yaptı, fotoğraf 22. dakikaya ait nitekim.

Arduman saygın bir kişi. Benim çocukluğumun kahramanlarından biri. Ben çocukken bu ülkede üç dört IM vardı, Arduman onlardan biridir. Çok düzgün konuşur, sakindir, aileden terbiyeli olduğuna eminim, hiç tanışmadım ama iyidir özetle.

Ne var ki işine elli kuruş saygısı yok. Olsaydı, şu rezillikten sonra özür dileme zahmeti gösterirdi. Çünkü sizi o otele gönderip o imkanlardan yararlandıranlar, sizden asgari özen bekliyorlar.

Konuşulmayan ise, Arduman’ın yayınlarındaki aşırı sıkıcılık, yavanlık ve hazırlıksızlık. Databaseden partilere bak, satranç motoru çalışsın ve gelen hamleleri kendi fikrinmiş gibi söyle.

Ne oyuncu tahlili ne tarihsel bilgi ne mizah ne de insanı yayına çekecek bir bilgi var.

Svidler veya Polgar izleyen biri için Arduman ilk bakışta bu işi zoraki yaptığını gösteriyor.

Benim merak ettiğim ise, niye hep aynı kişiler?

Arduman’ın bir geçmişi var, hadi anladık. İşine özen göstermemesi ve sol köşesi beyaz tahtaya bakıp 25 dakika analiz yapması ayrı bir fasıl, bunu da anladık.

Peki birileri bana, internette satrancı kumara dönüştüren ve hakkında Cimer talimatı ile Savcılık kovuşturması açılan bir çocuğun hangi ilişkileri ile oraya yorumcu tayin edildiğini izah edebilir mi?

Ya da her an her yerde gördüğümüz, buzdolabını açtığımda sebzelikten üzerime fırlasa şahsen şaşırmayacağım Fethi Apaydın’ın?

Bu ülkede gerçekten insan kıtlığı mı var? Niye Karaokçu ve Apaydın her yerde ve nedir bu kollama?

SOKAK

Türk Satrancı uzun süredir mafyalaşma belirtileri veriyor.

İlk semptomlar Bitlis olayında çıktı. Bu olay deşifre edilmediği ve ana talimatı kimin verdiği açığa çıkartılmadığı sürece Türk satrancı lekelidir ve arınamaz.

Diğer taraftan iktidar kendi yandaşlarını hazırlıyor.

Kocaoğlanın birinin zamanında başkana yalamalık olsun diye bana ve zannederim Ali Nihat Yazıcıya hitaben sosyal medyada salladığı “ağzınıza kan doldurmasını biliriz” tehdidi bir küçük belirtiydi.

Gülünçtü kuşkusuz (hamamda kadınlar nasıl bayılır konulu reklamda oynayabilecek bir görüntüsü olsa da bu rol ona çok yakışmadı) ama Başkanın buna like (beğeni) verdiğini es geçmezsek.

Başkan olmuş bir kişinin “ağzınıza kan doldururum” tehdidine beğeni vermesi, alternatif Türk Satranç tarihinin başkanlık nezdinde vücut bulmuş “en aşağılık” halidir.

Bu vaka adına başkan denen figürün, iktidar uğruna nasıl alçalabildiğini de göstermiştir. Bu, iktidarın gerektiğinde mafyalaşabileceğine ait testlerden sadece biriydi.

Bugün için mevcut iktidar, hesap vermeden, belli azınlıklar yaratarak ve bir sokak kadrosu kurarak sisteme kurşuni bir bulut gibi çöküyor.

Acı olan, neredeyse tüm sporcuların, ustasından büyük ustasına kadar bu yarı mafyatik sistem tarafından neredeyse boğaz tokluğuna satın alınmış olması.

Adı Emre olsun, Mustafa, Dragan, Mert veya Barış fark etmiyor.

Hiçbirinin bir davası yok.

Tek bir usta bile, gün geçtikçe mafyalaşan bu sisteme; Bitlis, Marmaris, Antalya üçgenine ses çıkarmıyor. Apaydın turnuvalarında olduğu gibi, sadece çağrılmaları yeterli, sormadan hazır ola geçebiliyorlar.  

Koca Amerika kıtasında milyonlarca insana oy kullandırılabildiği halde, 200 kişilik bir seçimde niçin oy kullanılamadığını da kimse sorgulayamıyor.

Neredeyse hepsi 12 yaşında olan ustalarımız, bir kere bile ergenlik öncesi ezikliği kırıp, sisteme ses çıkaramıyorlar. Hiçbiri 13 yaşından gün alamadı maalesef.

GERÇEK. HERŞEYE RAĞMEN.

The Wire’ın ilk sezonundan sonra, bu diziye insan bağlayanın ne olduğu çok tartışılıyor. Bunun çok fazla cevabı olabilir, benim cevabım şu: İnsanlar her şeye rağmen gerçeği seviyorlar.

Gerçek ne kadar soğuk ve kaba olsa da yine de arzulanıyor ve seviliyor.

Bu yazıyı buna güvenerek yazdım.  Satranç satranç kalmalı, şah da şah.

Dipnotlar:

1 – (*): “The king stay the king”. Mealen: “Şah her daim şahtır”.

https://www.youtube.com/watch?v=ztc7o0NzFrE

(orijinal sahne)

https://www.youtube.com/watch?v=isOj66ytV3M  

(Türkçe alt yazı ile)

2 – Bundan sonraki yazı 15 gün sonra.  Yazılarım genellikle 2,500 – 3,000 kelime arasında ve çok uzun. Devam edecek yazıları yarı hacme düşüreceğim, böylece 3-4 yazı daha akıcı okunabilecek.

Aralık sonuna kadar mümkünse her hafta sonu yazıp, yıl sonuna kadar 4-5 yazı girebileceğim.

2021 başından itibaren çok uzun bir ara vereceğim, süresi belirsiz. Gerekçe, aşırı iş yoğunluğum ve zaman yönetimimde maalesef satranç siyasetine artık yer olmaması. Maalesef ben bir satranççı değilim, bir hukukçuyum. Ana konuma dönmem gerekiyor. Burada ne işim varsa 😉

Tahmin ediyorum satranç üzerine en uzun soluklu ve ana damarlara en yakından temas eden tek blog bu oldu. Satrancın görece olarak dışında olan biri tarafından kaleme alınmasına rağmen.

Ama bu savaşın, artık işin içinde olanlarca yürütülmesi lazım.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s