TARTIŞMAK !

Herhalde uzun yıllar olmuştur, Türkiye’deki Satranç üzerine düzgün bir tartışma görmeyeli.

Bu özünde çok atipik bir durum, aynı zamanda sağlıksız da. Aşağıda geleceğim, hiçbir alanda, uzmanlıkta veya toplulukta bu kadar “tartışmasız” olabilme hali ya da deniz seviyesinin altında tartışma yapabilme durumu yok, olması da mümkün değil.

Rulman piyasasında bile iki sektör dergisi okusanız, yerli üretimin mi ithalatın mı daha faydalı olduğu falan tartışılır veya Karaköy esnafının sorunları, ortak satın alma sistemleri konuşulur.

Tartışma iyidir, sert tartışma bile yerine göre iyidir. Özellikle “galat-ı meşhûr fasîh-i mehcûrdan evlâdır” üzerine kurulmuş bir dünyada doğup büyümüşsek buna ihtiyaç var.

Türk satrancında her şey mükemmel olmadığına ve vıcık vıcık olmuş “hocam”lı cilveleşmeleri tartışma sayamayacağımıza göre, “tartışmanın tartışılması” konusuna eğilmemiz gerekiyor.

Yani, aslında olması gereken ilk tartışma, tartışmanın kendisi olmalı.

Niye tartışamıyoruz ve neleri tartışmaktan ısrarla kaçıyoruz?

YENİ DÜZEN

Çok yazmışımdır belki okuyan da bıktı. Türk satrancında en ciddi kırılma hatta yegâne kırılma milenyumda oldu. Ali Nihat Yazıcı’nın seçilmesi ile sistem makas değiştirdi.

Çok tepeden bakıldığında bu dönemde ağacın gövdesine iki büyük balta vuruldu. İlki satrancın kültürünü kesti, diğeri satrancın insan kaynağını budadı. Bugün piyon sürmeyi bilmeyen bir briççi eskisi gelip de Türk satrancına kendisini 20 günde kabul ettirebiliyorsa, bunun arkasında bu insan kaynağı ve kişilik kaybı var. Yazıcı’nın en büyük mirası bu.

Yazıcı satranççılardan hep nefret etti. Tıpkı halefi Tulay gibi. Herkesin tahmin edebileceği gibi ikisinin de nedeni ortak: İnsan anlamadığı şeyden korkar, korktuğu şeyden de nefret edebilir.

İkisinin kayıtlı tek bir partisi yok, masada hiç olmadılar ve bu yüzden kendilerinden üstün olana karşı nefret psikolojileri güçlü. Bu bir tür ters motivasyon.

Gülkız hanım yirmi yıldır bir hamle öğrenememeyi bu nefret motivasyonu ile başarıyor. Yoksa satranç, öğrenmesi zor bir oyun değil. Gülkız hanımın ise çocuklar için bile alay konusu olacak bir birikimi var. Ama ironik bir şekilde “bu alay konusu olma” hali onu zinde tutuyor.

Gülkız hanımın tam da seçilmeden önce “onlar satrançlarını oynasın biz de yönetelim demesi” buna karşılık geliyor.

Tersinden görürsek “bana satranç oynatmayın da ne yaparsam yapayım” aslında.

Yazıcı açısından ise farklı bir alt neden daha var. Zamanında TSF Başkanı iken köşesinde yazdığı bir yazıda saklı: Okul çağlarında çocukların onu sıkıştırıp kötü davrandıklarını, eve ağlayarak gittiğini ve bundan sonra büyük satranççı olmaya karar verdiğini yazmıştı.

Giriş çok güzel ama hikayenin finalinde büyük sorun var.

Yazıcı asla büyük satranççı olamadı, hatta satranççı bile olamadı.

Yıllar sonra hakem kontenjanından başkan olduğunda ilk işi kuvvet derecesini (1600 – 1800 arası olmalı) sildirip bir daha tahtaya oturmamak oldu. Pardon iki üç yıl önce on hamlelik tek partisi istisna olabilir, teoriye hediye ettiği “1. h3 …” partisi.

Çocuklar tarafından sıkıştırılmak şüphesiz belleğe kötü etki bırakır, başka alanlarda bu iç birikim bir dış atakla başarı öyküsüne dönebiliyor. Bizde Cemil İpekçi veya Amerika’da Liberace gibi örnekler olabilir, ama bunlar kendisi ile barışık ve alanlarında en tepeye çıkabilmişler.

Yazıcı’nın kişisel tarihinde ise hiçbir başarı yok. İki sene önce küme düşürdüğü koca İstanbul Teknik Üniversitesi dahil.

Asıl hikayesi elbette idari düzeyde. Bugün için ise Türk satrancına en görkemli hediyesi “aile dostum” olarak takdim ettiği Gülkız Tulay. Bunu unutturmak için çok gayret etse de maalesef tarih çok yakın. O seçimde Cengiz Keleş’i yerden yere vurmak için Tulay ailesi ile kafa çektiği rakılı fotoğraflar ve o sırıtan sima, hiç unutulmayacak.

Fazladan kavgalı olduğu herkes bu hediye paketinde ek promosyon.  

Örneğin Aşkın Taşan onun döneminin adamıydı, bunu da unutturmaya çalışsa da. Mustafa Eroğlu, Hilmi Darı. Yusuf Doğruer. Bugün tetikçilik ile itham ettiği Disiplin Kurulu üyesi Helin hanımın yerinde, görevi Atalık ailesine Türkiye’yi dar etmek olan Tahsin Aktar vardı. Ki o günlerdeki tetikçiliğin yanında bugün yapılan iltifat gibi kalır.

Peki tüm bu dönemden aklımızda kalan ne oldu: “Tabelaya Bakarım Göbek Atarım”.

Geçenlerde bir vesile ile avukat olduğunu yazmıştı, bir vakit de Facebook sayfasında tek kişilik şirketinin CEO’su olduğunu ilan ediyordu.

Tek kişilik bir şirketin CEO’su olabilmek başlı başına mizah elbette. Avukat olmayan adamın kendisine avukat demesi, geçmişte kayıtlı bir partisi olmayan birinin birçok vesileyle “olmayan satranç” geçmişini anlatmaya çalışması.

Bir imrenme hali. Ama CEO veya avukat veya üst düzey satranççı olmak için Facebook sayfası yetmiyor, somut eğitim ve meslekte ilerleme lazım. Yazıcı’nın –tıpkı dönemin yeni figürleri gibi- mesleğini ve işini bilen yok, TRT’de yapımcı belki ama tek bir yapımı var mı, elbette yok.

İnsan, keşke öyle olsaydı diyor bazen.

Keşke Facebook profiline yazdığı gibi CEO olsa, onlarca kişiye istihdam sağlayan uluslararası şirketi olsa, bir uzmanlığı, eseri, meslek hayatı olsa. Keşke yurt dışından insanlar onu Ombudsman gibi görüp arasa, satranç üzerine makale istese. Keşke Hukuk Fakültesi bitirse ve Facebook’ta çocuk kandırdığında (avukat olduğunu yazdığında) “yalancı” durumuna düşmese.

Çünkü bahsettiğimiz kişi, Satranç Federasyonu Başkanı olmuş biri, kişinin değilse de makamın hatırına yüzlerce ‘keşke’ üretilebilir.

Ali Nihat Yazıcı Türk satrancının bir açıdan en yetersiz (satranç kuvveti açısından) ama bir açıdan da en önemli figürü. Önemi ise yaptıklarında değil, yıktıklarında.

Bu öyle bir yıkım ki sonunda kovuldu. Herkesin bildiği hırslarını içine gömüp neredeyse ağlaya ağlaya binanın arka tarafından çıktı ve gitti.

Giderken yazdıkları Gülkız hanım tarafında kaldırılan TSF arşivinde duruyor, “bırakıyorum dostlarım artık çocuklarımın geleceği için para kazanacağım, büromu tuttum” falan diye yazmıştı.

Oysa mali olarak ibra olmamıştı.

Mali olarak ibra olmamak, çok ağır bir statü aslında. Adnan Polat yıllardır Galatasaray’da bunun mücadelesini veriyor, çünkü “mali olarak ibra edilmeyen” olarak tarihe geçmek istemiyor.

Yazıcı ise mali ibra olmama konusunda hiçbir mücadele vermedi. Bu da hiç tartışılmadı. Koskoca TSF Başkanı mali olarak niye ibra edilmez ve bunun arkasında hangi sorunlar vardır? Yoksa bu –onun aleyhine kullanılan- bir delege satın alınma operasyonu mudur?

Yine de Türk satrancı bir tarih perspektifinden tartışılacaksa, Yazıcı dönemini ilk sıraya yazarım.

Türk satrancı açısından tek bir tartışma hakkı olacaksa, bu hak Yazıcı dönemi için kullanılmalıdır.

Çünkü bu dönem öyle bir enkaz bıraktı ki (moral ve insan kaynağı olarak) bunu tamir etmek, gençlerin söylemi ile “sisteme format atmak” artık mümkün değil.

Ama yine de tartışılmalı.

Gurevich nerede, Ipatov nerede, iki yılda bir olimpiyatta on parti oynayan Solak’ın ülkeye faydası nedir, Yazıcı niçin ibra olmadı, niçin TSF Başkanlığından sürüldü, “persona non grata” ilan edildi, niçin koca bir Başkan Facebook sayfalarında 5 -10 like dışında bir kitleye sahip değil?

Daha acısı, “benim altın çocuklarım dediği” kaç çocuk bugün onunla aynı fotoğraf karesine girmek ister? Tabelaya bakıp göbek attığı Betül Cemre veya Ipatov, çağırsa tek bir fotoğraf verirler mi onun için?

Hangisi kaç kere onu ziyaret etti ve onu hatırladı?

MİLENYUM SONRASI

Yazıcı döneminin enkazı insan kaynakları üzerine de oldu.

Çünkü alt yapısı olmadan yarım akılla kurulan satranç ekonomisi, satrancı derneklerden alış veriş merkezlerine çıkarttı. Benzetme yerinde ise, fakir ahşap evden, ışıklı Numune Pavyonuna düşürdü.

Bu dönem hayatımıza sadece görgüsüz satranç velilerini veya hadsiz yöneticileri hediye etmedi. Bir de bizden aldıkları var (çocuğu ile ilgilenen düzgün insanları tenzih ediyorum, sözüm “olmayan çocuklar” üzerine veli kisvesi altında kendini pazarlayan görgüsüzler elbette).

Satranç lise ve üniversitelerdeki salonlardan alışveriş merkezlerine; evde bireysel çalışmadan paralı özel derse; derneklerden beş yıldızlı otellere dönüştü.

Bu kadar pırıltılı bir geçişin sonuçlarının da parlak olması gerekiyordu, çünkü vaat buydu.

Ama olmadı.

Bugün söylenemeyen gerçek, satranç elitlerinin asgari ücret sınırında ayakta durmaya çalışması.

Maalesef vaat edilenin aksine ne satranç profesyonelleri zenginleşti, ne turnuva ortamları mükemmel hale geldi. Unutturulmaya çalışılan seksenlerde, her ilde liseler arası şampiyona yapılıyor, final Ankara’da gerçekleştiriliyordu. Bugün Suat Atalık’tan girin, Bülent Güner’den çıkın, onlarca satranç sporcusu bu tornadan geçmiştir.

Bugünkü “Korkak Yeni Dünyanın” olmayan tartışma ortamında o günlerin tartışılması lazım aslında. Bunun uzantısı olarak, bugünün Türk satranç profesyonellerinin günahları da ayrı bir tartışma olmalı.

Bizim elitler hiçbir zaman onları sömüren sisteme karşı çıkmadılar. Yeni moda tabirle asla “mekânın sahibi olamadılar”.

Suat Atalık dışında, hiçbiri sistemle dövüşmeyi göze alamadı. Tembellik veya korkaklık, zayıflık ya da oportünizm. Hangisi ise. Stockholm Sendromu Türk Satranç elitine ters gelmedi.

Mevcut iktidarı ayakta tutan da bu oldu. Yoksa bir ustanın yanında Yazıcı’nın, Tulay’ın veya Aşkın Keleş’in direktif vermesi bir yana, destursuz satranç konuşması mümkün olabilir miydi?

Ama oldu. Bugün Mustafa Yılmaz’ın kaderi bir ev hanımının iki dudağı arasında. “Sad but true”.

Günümüzde hala, profesyonel satranç sporcularının hakkını savunan bir örgüt yok.

Daha gülüncü, böyle bir örgüt kurulsa buna ilk karşı çıkacak olan Gülkız hanım olmaz.

Mustafa veya Betül Cemre olur. Çikolata üzerinden iddiaya girmek isteyen varsa,  özelden yazabilir.

TARTIŞMA KORKUSU

Tartışamıyorlar.

Bugün Mustafa Yılmaz’ın, Emre Can’ın veya Ekaterina Atalık’ın, Gülkız Tulay’ın karşısına çıkıp “bana hak ettiğim değeri vereceksin yoksa, ben yokken sen bir hiçsin” diyebileceğini düşünen var mı?

Çünkü Stockholm sendromu zamanla kanıksandı. Aktörler, bu aşağılık sistemi yıkmak yerine sistemde kamufle olup, bundan fayda sağlamayı sevdiler.

Bu sistemi kuran yöneticiler dürüst olsalardı, sistemi bir gencin önce meslek sahibi olması sonra satranççı olması üzerine kurabilirlerdi. 

Onat eczacıydı, Bilyap İnşaat Mühendisi (Profesör), Süer gazeteciydi, hatta yakın geçmişten Ateş Ülker hekimdi.

Niçin “altın çocuk” projeleri uydurulurken bu ihmal edildi?

İki disiplinin yani meslek ve satranç kariyerinin bir arada olmayacağını söylemek de mümkün ama yukarıda bir oturuşta dört örnek saydım.

Oysa altın çocuklar kandırıldılar. Kimse onlara ülke satrancının on yıl içinde tükeneceğini söylemedi.  

Diğer yandan bize hep Vahap veya Mustafa anlatıldı. Ama satrancın büyüsüne kapılıp, 1400 seviyesinde hocalara çuvalla para kaptıran ve sonra yitip gidenlerin istatistiklerini bilmiyoruz.

Tıpkı boşanma davalarında kazanan tarafın sadece avukatlar olması gibi (hayır boşanma avukatı değilim), bu işte de kazananlar, davanın tarafları olmadı.

Kazananlar “eli notasyon tutmamışlar” oldu. Gülkız Hanım, Aşkın bey, Ali Nihat bey oldu.

CAMİANIN KABUL EŞİĞİ

Bugün çocuklarının sırtına basıp TSF’de iki post kapmak isteyen öğrenci velilerinin sırtında da bu vebal var. Sadece aptal bir post uğruna, çocukların geleceğini bu kumara basıyorlar.

Bir insanın, veli olmakla kendini konumlandırması zaten başlı başına utanç verici bir şey. Bir insana statüsünü sorduğunuzda mesleğini söyler çünkü.

Hekimsinizdir, marangoz, itfaiyeci, gazeteci, pop şarkıcısı, her ne ise.

Uzmanlığınız ne? Öğrenci velisiyim.

Sokakta tanıştığınız birine “ben öğrenci velisiyim” derseniz, hoş olmayan bir yeri ile size güler. “Çok iyiymiş monşer, madem öğrenci velisisiniz, eliniz değmişken Tübitak Başkanı veya Milli Eğitim Bakanı falan da oluverseniz”.

Katıksız yalancılık.

Lokali olmayan, kurulduğundan bu yana tek eylemi olmayan, burs verdiği bir öğrenci olmayan ama kendisini Türk Satrancının Gövdesi sanan birileri. Antalya’da makbuz kesmeden yapılan kaçak organizasyonu eylemden saymazsak tabii.

Amaçları, yine “eli notasyon tutmamış” birini Başkan yapmak. Sonra Ayşe hanım Eğitim Kurulu, UFO forumlarından arakladığı yazılarla çocuklara oyun sonunu yasaklayan 1,100 kuvvetindeki çocuk Hakem Kurulu, Mukaddes teyze de Biberli Dolma Kurulu Başkanı olacak herhalde.

Geçmişle yüzleşmemenin sonucu bu.

Yoksa başka hangi camiaya Cem Tarlabaşı gibi işi gücü bilinmeyen biri veya İsmet Ergin gibi satranç bilmeyen başarısız bir briççi girebilir ve on günde kabul görebilirdi.

Rulman sektöründe olmayacağına eminim, tezgâhta kokoreç sektöründe bile imkânsız.

Eli notasyon tutmamışların camiaya girmesi tartışılmalı mı? Evet.

Bir kulübe kabul kriterleri asla bu kadar ucuz olmamalı çünkü. Hele ki bu “eli notasyon tutmamışların” üç gün içinde Başkanlık sanrılarına kapıldığı bir ülkede.

Bir başkan seçilecekse de artık seçilme kriterlerinden değil, seçilmeme kriterlerinden gidilmeli.

Kayıtlı satranç partisi olmayan, mesleği, uzmanlığı olmayan, sokaktan gelen adam başkan olamamalı. Belki de tartışılmaması gereken tek konu bu olmalı.

BAŞKA NE TARTIŞILMALI?

Örneğin İl Temsilciliği gibi ülkeye yük bir kurum tartışılabilmeli.

Niye İl Temsilcisi var ? Alt düzey bir amatöre ya da Jobava’ya varyant hazırlayan bir adama Rıza ağbinin yararı nedir?

Turnuva ortamı bulmak mı? Tabii, İstanbul yıllardır turnuva bolluğundan kırılıyor.

Ülkede en son ne zaman bir döner turnuva gördünüz?

Bu blogda ilk yazımın konusuydu 1946 İstanbul Birinciliği. İki ay süren turnuvanın katılımcıları arasında 3 Federasyon Başkanı ve onlar kadar Türk Satrancına mühür vurmuş isimler var; Palavan, Tebi, Boysan, Günsav, Süer, Bilyap (https://satrancvehukuk.com/2019/06/23/ama-satranccilarmis/).

Ülkenin en yoksul olduğu dönemde, ikinci dünya savaşı bitiminde, 6 kişilik turnuva idare heyeti, 3 kişilik teknik hakem heyeti, 18 sporcu ile. Dönemin en parlak mekânında, Taksim Belediye Gazinosunda ve İstanbul Satranç Derneği Lokalinde…

Bunu bir fotoğraf olarak kabul edersek,  bundan tam 70 yıl sonra geldiğimiz yer nedir?

Yarısı Üsküdar’daki Belediye Düğün salonunda (yan salonda zurna çalarken) diğer yarısı Haramirede alışveriş merkezinde, İstanbul’un merkezine 2 saat uzaklıkta.

70 yılda vardığımız nokta, Türk Satranç tarihinin resmigeçit yaptığı, Palavan’lı, Süer’li, Boysan’lı il birinciliklerinden; Haramidere’deki mezbeleliğe düşmek kadar açık ve somut.

İşte bu rezillik için İstanbul’da bir İl Temsilcisi, bir gölge İl Temsilcisi (Soyadı Akıncıoğlu) ve tam 39 adet –yazı ile otuz dokuz- İlçe Temsilcisi var.

Yine bunlardan fazla kurullar, yöneticiler ve törenlerde ellerini tahtaya sokmayı iş sanan görgüsüzlerden oluşan bir Yecüc Mecüc ordusu ve vardığımız nokta işte bu.

Tartışılmalı !

Parayla unvan satın alma tartışılmalı. Marmaris’te satılıyor mu? Tarife nedir ve ödemeler kime gidiyor?

Delege sistemi tartışılmalı.

Kulüplerin tümünün feshedilmesi tartışılmalı.

Büyük turnuvalarda, turnuva salonunda konumlanıp bir kısım kulüp sporcularına hamle aktaran birileri var mı? TSF bunlara göz yumuyor mu? Bazı kulüpler, yabancı oyunculardan puan satın alıyorlar mı?

Satranççıların yoksulluğu tartışılmalı. Kimsenin söylemediği gerçek, İsmail Doğantuğ niye yoksulluk içinde öldü ve TSF neredeydi?

Satranç sporcularına palavra atmayı bırakın, günün birinde sporculara sosyal güvence verebilecek bir yapı kurabilecek misiniz? 70 yaşında Parkinson olacak bir satranç ustası size güvenebilecek mi?

Bugünün gençlerine, ileride onları nasıl bir gelecek beklediğini cesaretle söylemek ister misiniz?

Zahmet olmasın. Sizin yerinize ben söyleyeyim:

“Evlatlarım, bu sistem sizi değil, bizi abat etmek için kuruldu. Sakın ha. Tartışmayın !”

Ufuk Sezekkaplan
info@sezekkaplan.com

Dipnot:

Satranççılar genelde futbolu sevmez, futboldan verilen örnekleri ise hiç sevmez.

Ama şu videoyu koymak istedim: https://www.youtube.com/watch?v=p_fND659dJg

Göztepeli büyük golcü Halil Kiraz, nam-ı diğer Bombacı Halil.

Göztepe taraftarı, stadyum açılışında Bombacının evinin önünden geçerken onu unutmuyor ve tezahürat yapıyor. Duygu yoğunluğu yüksek görüntüler, hele benim gibi babadan Göz-Göz’lü olanlara.

Ama burada konu: Şu çok küçümsenen futbolda, bir camia kavramı var. Hiç değilse bir vefa veya duygu bağı görebiliyoruz.

Günün birinde bir Türk satranççısı için böyle bir sevgi gösterisi görme ihtimali var mı? Görürsek, o gün bir camiadan söz edebiliriz. Böyle bir an gelir mi bilmiyorum. Bana ilk üç yüzyıl için mümkün gelmiyor.

Çünkü satranç camiasında Bombacıdan çok Kolpacı var.

Bu meyanda Bombacı, bu videodan 7 ay sonra vefat etti…

TARTIŞMAK !’ için 3 yanıt

  1. “Unutturulmaya çalışılan seksenlerde, her ilde liseler arası şampiyona yapılıyor, final Ankara’da gerçekleştiriliyordu.”
    Satranç gibi bir spor tabana daha kolay nasıl yayılabilir ki? Dahası (abartıyorum belki ama), satranç, bir liseden daha çok nereye yakışabilir? (Sporumuz uzun zamandır XXX AVM’nin bir balkonuna layık görülüyor) Satranç ve ülkemizdeki geleceği kafama takılınca aklıma gelen en kestirme ve gerçekçi çözüm yine bu “piramit sistemi” oluyor.

    Beğen

  2. Any zamanında rahmetli doktor Ateş bey ile uğraşıp duruyordu. Sonra Antalya’dan genç bir doktoru idari tedbirle disiplin kuruluna sevkedip aylarca turnuva oynamasını engellemiş, çocuk neticede sadece uyarı almıştı. Bir süredir disiplin kurulunda bir kararda Gül hanımın aleyhine oy kullanan Helin hanım başta olmak üzere avukatları hedef alıyor. Bekliyor ki doktorlar, avukatlar kendisini ciddiye alsın ama hiç umurlarında bile olmuyor. Koskoca 12 senelik TSF başkanlığı neticesinde çevresinde çıkar ortağı 3-5 kişi kalan any için sizin yazdığınız yazıda, benim bu mesajımda adının geçmesi artık büyük lütuf! Belki de bunları okuyunca “Hatırlanıyorum” diye düşünüp seviniyor bile olabilir. Senin dönemin geçti gitti, 12 sene sonunda yapayalnız kaldın, camiamızın çoğu seni en azından iyi şeylerle hatırlamıyor, sen artık Türk satrancı için önemsizsin, bunu kabullen any. Doktor ve avukatlara yönelik tutup ve söylemlerinin aşağılık kompleksi olup olmadığı uzmanlarca incelenirse netice ne çıkacaktır çok merak ediyorum. İbra edilmediği mali genel kuruldan sonra 2012 seçimi sırasında beğenmediği Gül hanım o dönemi tekrar oya sunup ibra ettirmeseydi bugün any kendi halinin nice olacağını hiç düşündü mü? Bence yatsın kalksın Gül hanıma teşekkür etsin.

    Beğen

  3. K harfinden sonra ünlem işareti için boşluk bırakmayın Ufuk Bey.

    Kusura bakmayın sizi dikkatli okumak zorundayım. İki binli yıllara kadar yazınızdaki fikir ve gerçeklere itirazım yok.
    Aslında diğerlerine de…

    Fakat insanların yanlış anlamasına fırsat vermemek için bazı nazik konularda katkı sunmak isterim.
    Yazınızdaki gerçekçi bakış açısını bozmadan…

    Öncelikle günümüzde bırakın tartışmayı, birçok temel konuda bile insanların mücadele edecek gücü ve zamanı kalmadı.
    Hele satranç gibi son 40 yıla tanıklık yapmamış ve bu konuda asla gerçek bilgi sahibi olmadan…

    Söylediğiniz gibi:
    “Ali Nihat Yazıcı’nın seçilmesi ile sistem makas değiştirdi.”
    Sistem çok öncesinden değişik makasa geçmişti zaten.

    ANY sadece bu makasa sırası gelince bir tren gibi girdi. girdi. Tabi burada satrançtan değil ülkenin genel sosyo-ekonomik etkisinden bahsediyorum. Bunu size kendi alanımdan eğitim sisteminden de verebilirim. Okullaşmanın etkisinin azaldığı içinin niteliksel boşalmasının yaşandığı dershane ve özel girişimcilerin paraya yönelmeleri ve daha niceleri konusunda çok örnek var.

    Ama genel hata bence bakış açısı ve beklentilerdedir. Kapitalist sistemin tetiklediği gerçekçilik içinde sizin haklı olarak bahsettiğiniz satrancın eski saygınlığını koruması çok önemli konuydu ama değişime uğraması elbette bu koşullarda kaçınılmazdı. Bunu nasıl bir formül ile çözüleceği konusunda bir yol göstermek gerekti ve bunu kimse de yapamadı.
    ANY ilk dönemine kadar söylediklerinizde tam olarak haklısınız.
    Ama sonrasındaki bazı gelişmeleri de katkı amaçlı paylaşmak isterim. Uzun bir yazı olmamasına özen göstermek istediğim için bunu izniniz olursa daha sonraya paylaşmak isterim. Çünkü ona başlangıçta çok güvenmiş ve ekibinde yer almıştık.
    AMA ASLA KİMSENİN ADAMI DEĞİLİM VE OLMADIM.

    Bu arada Bombacı Halil konusundaki vefalı yaklaşımınızı koyu bir Göztepe taraftarı olarak değerli buluyorum. Babamın beni 8-9 yaşında götürdüğü GÖZTEPE-ATLETİCO MADRİT maçının uzatma dakikalarındaki o golü hala hatırlıyorum. Avrupa’da yarı final oynayan ilk takımdı GÖZTEPE bu ülkede.
    Onun için satrancın ilkleri için olumlu katkı sunan insanlara bakış açınızı da merak etmekteyim.
    SAYGILARIMLA

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s