BİR ‘HAZİRAN’ YAZISI

Mutluluk tarifi için tek bir fotoğraf karesi istense şu kompozisyon nasıl olurdu?

Bir satranç masası, tahtada dizili bir Leonid Kubbel etüdü, bir kadeh single malt Scotch ve bitter.

Viski biraz şımarık oldu farkındayım ama ayran aynı etkiyi vermiyor emin olun. Bitter ise kompozisyonun viski sebebiyle zorunlu şartı; eşya hukukundaki mütemmim cüz gibi. Biri olmayınca öbürü olamıyor işte.

Diğer yandan burada mutluluk, bu fotoğrafın artistik unsurlarından çok, fotoğrafın verdiği haz ile ilgili; bir hak edilmişlik hissi. Bir Cumartesi örneğin, etüt çözmeye vakit ayırabilecek lüksünüz varsa, yaşamınızı buna göre tertip edebilmişseniz, milyonda birin ulaşamayacağı bir yerdesiniz demektir.

SATRANÇ SADECE HIZLI PARTİ MİDİR?

Salgında satranç üzerine çok şey konuşuldu, ama bir şey hiç konuşulmadı: Satrancın aslında ne olduğu.

Eve kapatıldığımız bu semi depresif dönemde onlarca sosyal medya hesabında, video paylaşım sitelerinde, satrancın 3 dakikalık mekanik yönüne maruz bırakıldık.

Satranç, internette birkaç dakikaya sığdırılan tuhaf bir kovalamaca üzerinden anlamlandırıldı.

“Satranç öyle güzel ki salgında bebişlerimizi oyalıyor” veya “Bebişlerimiz Nakamura amcaları ile 3 dakika oynuyor” gibi fazlasıyla ezik övgülerin bombardımanı ile geçti bu günler.

Nakamura ayda üç bin parti falan oynadığı için bebişlerin partisini hatırlayacak halde değil, o partilerin sonucu da, satrancı aslından çıkartıp kötü bir endüstriye dönüştürmek bugünlerde.

Benzetme zarif kaçmayabilir ama bu dönem (Carlsen, Giri, Nakamura cümlesi sayesinde), satrancın otomata evrildiği ve satrancın pornografisi gibi bir şey oldu.

3 dakika veya 1 dakika elbette oynanabilir, gece gündüz aralıksız da oynanabilir. Ama satrancın yeni sürümü olarak bunun servis edilmesi savaşılması gereken ciddi bir konu.

ETÜT !

Evde ekmek pişirmeyi keşfedenler bir, Lichess’te turnuva oynamayı keşfedenler iki.

Bu velvelede eksik olan ve satranç üzerine son dönemde yüksek fikirlerini belirtmeyen galiba bir tek Tuğçe Kazaz kaldı.  

Bizim alemde “satrancın aslında ne olduğuna” dair entelektüel bir tartışma beklemiyoruz tabii. Ama tartışılan iki konudan birinin “çocukların 3 dakikada kafası karışması” ile “internette çiting” olması, günümüzün zavallılığı.

(Kırkından sonra girdikleri satranç ortamını kadınlar hamamına çeviren ebeveynler için cheating yazmak galiba çok havalı. Sanki aşı patentinden bahsediyoruz. Oysa basitçe “hile” demek yeterli. Hile).

Elbette satranç, bir internet eğlencesi değil.

Satranç bir kültür. Birçok farklı disiplinden daha karmaşık, daha görkemli ve bu büyüklüğüne rağmen, inanılmaz bir estetiğe sahip.

Başlangıçta o yüzden etütten bahsettim.

Tanrıların, hiçbir spora bahşetmediği bir ayrıcalık bu. Ve ne yazık ki çocukların sırtına binerek TSF’de kurul üyeliği kovalayan umutsuz ev hanımları ve ev erkekleri için çok çekici değil (evet, Mukaddes teyze şimdi Vikipedi’ye girdi ve Kubbel kim diye bakıyor).

Hiçbir spor türü, satranç kadar farklı alt alanlar içermiyor. Hiçbiri, bu sporu eylemli olarak yapmayan dışarıdaki bir insanı, hangi yaşta olursa olsun, bu kadar içine almıyor.

Bu fotoğraftan viskiyi ya da çikolatayı ya da insanları kaldırdığınızı düşünün. Fotoğrafta sadece Kubbel’in etüdü kaldığında bile ortada olan, bir sanat harikasıdır.

Bu yüzden satranç, internette sidik yarıştırılan anlamsız 3 dakikalık partiler ve “çiiiyting yapıyorlar şekerim” değildir.

Futbol, basketbol, tenis gibi izlemesi en keyifli sporlarda bile, dışarıdan birine bu hazzı yaşatamazsınız. Hiçbir futbol izleyicisi veya boks tutkunu, yukarıdaki tasviri fotoğrafı veremez.

Satrancın estetiği bu yüzden hepsinden sınırsız ve bir o kadarda tanrısal mimariye sahip.

Salgın döneminde en çok hayal kırıklığına uğramamız gereken de bu değil mi? Bu kültür okyanusunun içinde, niçin 3 ay boyunca banter blitzlere sıkıştık?

Kaç araştırma okuyabildik, kaç yeni biyografi yazılabildi, kaç bilinmeyen tarih bilgisine ulaştık?

Çocukları dolandırıcılık öğrenecekleri sitelere iteceğimize, niçin parti analizi, kitap bitirme, satranç tarihi ile ilgilenme veya etüt çözme gibi “gerçek” ama bir o kadar da büyülü bu dünyanın içine sokamadık?

Kaldı ki dünyada da böyle oldu.

Bir dünya şampiyonundan beklememiz gereken liderlik, ayırt edicilik; kıçını kaşıyarak ve kıllı bacaklarını teşhir ederek muz yemesi midir?

Ve tabii FIDE ne yapar?

Dünya satrancına adeta el koyan bir grup, Carlsen önderliğinde federe turnuvalar düzenleme hakkına sahip midir? Yoksa bunların aslında FIDE gözetiminden geçmesi gerekmiyor mu?

Gerekmiyorsa, günün birinde (sırf hesabına hit alabilmek için) havuzda yarı çıplak satranç organizasyonları görecek miyiz? Hayır yol göstermek istemem ama yarı çıplak Carlsen’i kaldıracak bünyeye sahip değilken, çıplak bir Nakamura, kara salgın sebebi olur.

TSF SORUMLULUKLARI AÇISINDAN

Mart 2020’den bu yana ortam, canı çekenin Yaş Grupları Turnuvası düzenlediği, para toplayıp yüzde 60’ını kasaya aldığı, milli sporcuların sanalda gezdiği yeni bir “piyasaya” dönüştü.

Adını koymak gerekirse bu, asıl kural koyucunun görevini “de facto” devretmesidir.

Gulkız Tulay hiçbir zaman başkan olamadı. Çünkü başkan kavramının tanımını bilmiyor.

10 milyonu ilgilendiren bir camiaya ev kadını kodu ile baş olamazsınız. Olduğunuzda da ev hanımı ne yaparsa onu yaparsınız.

Kaymakam ziyareti yaptık, bayramlarda yine coşkuluyuz, gençlerimiz başarıyor, ilçe temsilcilerini topladık.

Komşu ziyareti yaptık, bayramda baklavayı iki tepsi dizdik, çocuklar teşekkür getirdi, altın gününde apartmanı eve topladık.

Oysa başkanlık, temel direktifleri uygulatma gücüdür.

Kimse Satranç Federasyonuna ait olan imtiyazları kullanamaz.

Başkanlık diye bir makam varsa, sizin olduğunuz yerde kimse para toplayamaz. Hiçbir milli sporcu izin almadan sanal turnuva oynayamaz.

Hiçbir çocuk, milli sporcu değilse, TSF logolu ve ay yıldızlı formayı giyip YouTuber’lık yapamaz.

Milli sporcularınız izin almadan YouTuber programlarında her dakika mülakat veremez (bir çocuğun yayınlarından bahsediyorum, Betül Yıldız’ı programına alıp, üzerinde ay yıldız olan TSF logolu kıyafetle yayın yapması görünüşte basit, ama dejenere edilen ilkeler açısından önemli).

FIDE basit giyim kuralları konusunu yıllardır başaramadı.

Bilardo kahvehaneden çıkıp giyim kodu oluşturabildiği halde, İngiliz publarından çıkan Dart, giyim standartına sahipken, biz niye muzla beslenen kıllı yaratıklar görmek zorunda kalıyoruz?

Grischuk çok komik, Nakamura bizim bebişle oynadı, Ivanchuk damayı kesip koşar adım kürsüye çıktı (fırladı), aman ne sevimli?

Yalnız bir sorun var, biraz aklı başında her ana baba, şu kılıksızlığı ve yerlerde sürünen karizmaları gördükten sonra çocuklarına satrancı yasaklar.

Bizim pederin lafı ile “numune pavyonuna gitseler, kapıdan geri çevrilecek” kılıkta bu adamlar, bir kültürün, bir kadim geleneğin içine sıvamakla meşguller.

Çok yazdım ama yine yazayım. Kültürün bu düzeyde dejenerasyonu, kültürü yıkmaz. Ekonomisini yıkar. Kültür ölümsüzdür, zarar görür ama olan satrancın bilançosuna olur.

Zira iktisat biliminde “fiyat” basitçe arz ve talebin kesişmesidir, siz çoluk çocuğa satrancı bu kadar yaklaştırır ve piyasayı bu kadar kalitesiz arza boğarsanız, on olan fiyat elbette bire düşer.

Bu yüzden muz burada, ilgiyi arttırmıyor; ilgiyi dejenere ediyor.

(Yeri gelmişken, Carlsen’i muz yerken oynadı diye eleştirmek doğru. Bunu, satrancı değersizleştirme olarak görmek de doğru. Ancak, kitap yazıp bunu bedava verdiğinizde siz de satrancı devalüe edersiniz. Bedava kitabı kimse okumaz çünkü. Ya eseriniz çok değersizdir -ki bu bir paradoks, değersiz olan şeye eser denmez- veya emek verilen her şeyin fiyatı olduğunu kabul etmek zorundasınız.

Emeğe değer biçmek ayıp değildir. Bedava kitap basmak ve sunmak, satranç kavramını ve kitap kavramını aleladeleştirmek ve gelecekte tehlikeli bir tüketici bir refleksine dönüştürmektir.

Tüketiciye kapılmayın. Fikri mülkiyet hukukunda tüketici, “vasat zekalı” kabul edilir (ben dahil). Tüketicinin bir esere değer vermesi için önce eser sahibinin eserine değer vermesi lazım).

BOŞA GEÇEN BİR DÖNEM

Oysa bu dönem herkes için bir değerlendirme ve restorasyon dönemi olabilirdi. Kurumlar mesela, yıllardır olmayan ve atıl kalmış kurallarını gözden geçirebilirlerdi.

Sporcular, satrancın ekonomisi ile tabana yayılmasını tartışabilirdi. Şortu giyip, kaba etleri yayarak bullet rekoru tazelemek neye katkı bilmiyorum ama dünyanın tepesindekilerin ait oldukları kültürü temsil sorumluluğu var.

FIDE hiçbir tahammül rezervi olmaksızın bu kılıksızlığa, başıboşluğa el koymalı. Bu da onun –uzun zamandır hatırlamadığı- sorumluluğu.

(Belki de Carlsen bu kültürü özellikle reddediyor, adam ne yaparsa yapsın Alekhine veya Fischer karizmasında olamayacağının farkında. Bu kılıksızlık bilinçli tercih. Ya da daha Lovecraft’vari bir senaryo: Adamın içine Mustafa Eroğlu veya Hilmi Darı falan kaçtı).

FOTOĞRAF

Başlangıçtaki hayali fotoğrafa dönersek, o fotoğraftan neyi çıkartırsanız çıkarın, güzelliğinde ve verdiği huzur hissinde bir bozulma olmadığını görebilirsiniz. Satranç tahtası hariç.

Hafif serin bir yaz gününde 2 saati etüde ayırmak ve bunu satrançtan anlayan bir arkadaşla yapmak, insanoğlunun kendi hayatındaki en güzel “kişisel film” sahnelerinden biri olabilir.

O yüzden, parti analizi, etüt çözmek, biyografi okumak, geçmiş olayları veya efsaneleri araştırmak gibi neredeyse bir ömür boyu kovalanacak aktiviteler varken, koca kültürü 3 dakikaya ve Nakamura’nın korsan sakallarına hapsetmek, çağa ihanet.

Diğer yandan biraz da umut verelim.

Bu hızla giderse ve önlem alınmazsa, satranç sportif olarak ölecek. Velakin bu ölüm öncesinde bazı unsurları ondan mutlaka bağımsızlaşacak.

Neticede sanal zeka, harici bir protez gibi taşınabiliyor. Cep telefonu dediğimiz şey vücudumuza entegre edilmemiş bir sanal zeka.

Bunun vücuda girdiğini düşündüğümüzde, yarışmacı satranca acı bir elveda diyeceğiz.

Lichess’de sahtekarlık yapan satranççıların, fırsatını bulduğunda gerçek sahada sahtekarlık yapmayacağını kim söyleyebilir? Barış Öztürk mü? Marmaris’te IM Unvan Alma Turnuvası düzenleyen TSF Yöneticileri mi, Bitlis’teki hayalet takım yöneticileri mi?

Bundan 10 sene sonra bu harici bellekler, insan vücuduna entegre olduğunda satranç ölecek. Google lenslere sığacak, kulak içine yerleşecek gözle görülmeyen çipler el hareketi ile hamleyi alıp, bir saniye sonra ideal cevabı fısıldayacak.

Satrancın oyuna dönüşmesi bu ölümün sadece zamanlaması ile ilgili.

Ama ölmeyecek şeyler var.

Satranç kültürü, tarihi ve satrancın sanatsal yönü.

Sanatsal tarafı elbette güzellik içeren her şey, yüzlerce kombinezon, problemler, etütler. Günümüzde artık olmayan “güzellik ödüllerinin” belki geri geleceği bir gelecek.

Etütler. Yüzyıldaki turnuvalarla ilgili belgeler. Alekhine – Capablanca, Korchnoi – Karpov çatışması üzerine araştırmalar, Bronstein’in politbüro ile ilgili iddiaları üzerine yeni incelemeler.

Bunlar Youtube’da birbirinin benzeri onlarca açılış tuzağı videolarından daha keyifli.

Satrancı 3 dakikada oynayıp tüketmektense, yüzyıldır çözülememiş gizemler üzerine gitmek daha fantastik değil mi?

Bize o yüzden Kubbel lazım. Muzbaba değil !

BİR TÜRK FİLMİ

Bu bir “yaz günü yazısı” olduğuna göre, biraz “tarih extravaganzası” yapalım mı?

Bir film çekmek isteseniz ve kaynağı Türk satrancından arasanız kimi ya da neyi seçerdiniz?

Akla biyografiler geliyor, elbette hayatta olmayan geçmişin satranç adamları.

Süer, Siracettin Bilyap, belki Musa Tebi, Günsav.

Ama bir film, sırf birini çok beğendiğimiz için çekilmez. Tersine, kişinin bizim için değil, konudan habersiz seyirci için cazip olması lazım. Sevilen adamlar sıkıcı olacağına göre, daha renkli ve karmaşık karakterlere bakmak lazım.

O yüzden Türk satrancına verdikleri bir yana, Süer, Bilyap veya diğerleri bana tılsımlı gelmiyor.

Kişisel olarak birinin hayatını veya hayatından bir kesiti filme almak istesem, Türkiye’de iki kişi ve bir olay üzerinde dururdum.

İlki, İlhan Onat.

Eskilerin tabiri ile münzevi, fazlasıyla içine kapanık ve hayatı hakkında kimsenin doğru dürüst ayrıntı bilmediği bir figür. Kendi döneminin kayıtlara şerh düşülmemiş ‘atanamamış’ büyük ustası.

Kolaylıkla arkadaş olamayacağınız, tuhaf yetenekleri olan, çok varlıklı (ölmeden önce adına okul yaptırdı örneğin), ayrı bir meslekte önde gelen (babadan kimyager ve İzmir’in tanınmış eczacısı), satranca geç başladığı halde bir döneme el koyan, sonra yıllarca satranca ara veren, briçte de başarılı olan… Ama her durumda bir kapalı kutu. Arkadaşı olmadığını iddia edebilirim.

(Onat, tüm partilerini Almanca notasyonla yazardı. Sebebini hiç bilmiyorum).

Bana bu kapalılık ve arka plandaki dekorlar (geçmişin sabun ve losyon üretilen eczaneleri, babasının Almanya’da kimya ve sabun üzerine geçen tahsili ve sebebiyle oğlunun kimya bilgisi, ecinni gibi girdiği satrançta, dönemini rahatlıkla domine etmesi) Orhan Pamuk romanlarındaki dalgalı dönemler gibi geliyor. Cevdet Bey ve Oğullarındaki nesiller arası geçiş ve biraz Sessiz Ev’deki hesaplaşma gibi.

Onat’ın işe yaramayacağı düşünülen kitapları ve onlarca notasyonu, evi satın alan bir alıcı tarafından elden çıkarılmak istense ve satın alan bir meraklı, bu Almanca tuhaf notasyonlar arasında gizemli bir yolculuğa çıkıp, Onat’ın hayatını sorgulasa örneğin.

1960 ve 70’ler Onat’tan sorulurdu ve bu dönemin geçiş adamıydı. Ama 80’lerde de çok güçlüydü ve uzun bir dönemi görebildi.

Çok söylenen; İstanbul, Ankara lobisine karşı, İzmir’de bambaşka ve snob bir çevrenin tepe adamı olmasıydı. Onun kadar kapalı kutu olup olmadığını bilemediğim Gümrükçüoğlu, Sıracettin Bilyap ve Joan Arbil gibi farklı karakterlerle temsil ettiği tuhaf bir güç ve hava vardı aslında (saydıklarımın hepsi Türkiye şampiyonu oldular, Joan Arbil bayanlarda).

Diğer senaryo ise kişiden çok vaka üzerine.

İsmet İbrahimoğlu niçin satrancı bıraktı? Ya da bırakmaya zorlandı?

Fischer ile 1970 Siegen olimpiyatında birinci masa oynayan bu şampiyon, niçin adı neredeyse yok sayılan biri?

Türkiye’de o dönemde belli aileler ve lobiler var mıydı ve bunlar arasındaki iç çekişmeler, adını bugün birkaç meraklı dışında çok az kişinin bildiği bu kişinin tasfiye edilmesine mi sebep oldu?

Üç olimpiyatta milli takıma seçilen, dahası 1967, 1970 ve 1971’de Türkiye Şampiyonu olan bu adam formunun zirvesinde iken 1973’te niçin aniden her şeye küsüp satrancı bırakıyor?

Adamın şampiyon olduğu dönem dünyada satrancın en yüksek bilinirliğe ulaştığı dönem.

Keza 1966 Havana Olimpiyatında dördüncü masada bronz madalya alacak kadar dönemi bakımından sağlam birinden bahsediyoruz (son partiyi kaybetmese altın madalya alabilecekti).

1960’lı ve 1970’li yıllar acaba zannettiğimizin aksine çok da masum olmayan, lobilerin savaştığı, Süer, Bilyap, Uzman, Günsav gibi profillerin, Öney, Yılmaz gibi ailelerin karar verici olduğu; İstanbul, Ankara ve İzmir gruplarının birbirini yediği karanlık dönemler olabilir mi?

Bunu ancak günün birinde tarafsız tarihçiler yazabilir ama ben yine de İbrahimoğlu’nun şu basit hayat kesitinden bir film çıkacağını düşünüyorum. Fischer’le karşılaşan ve 2 yıl sonra sır olan bir satranççı.

Sahi İsmet İbrahimoğlu’nu kim küstürdü ve Türk satrancının o dönemde 3-4 önemli figüründen biri olan bu adam niçin tasfiye oldu? Gerçekten yakınları ile konuşmak ve öğrenmek isterdim.

Türk satranç tarihinin en karanlık ve tuhaf vakalarından biri çünkü bu. Hatta dürüst söylemek gerekirse, bu vakayı çıkarttığımızda, aslında çok sıkıcı bir satranç tarihimiz var.

Yine de satranç sadece blitz değil, muz adam hiç değil.

Ufuk Sezekkaplan
info@sezekkaplan.com

Dipnotlar.

– Satrancın geleceği ile ilgili modellemeler ne olabilir, yazmaya niyetliydim ama bir “Haziran” yazısı yazmak ve dağınık olmak istedim. Model tartışmaları daha sonraya.

– Tarih, bilim dallarının en zoru olabilir çünkü yalana dayanıyor. Fizik biliminde yalan ayakta duramaz. Tarih ise hep yalan.

Bir vakayı ele alırken, objektif olduğunuzda, canlı gömüleceğiniz mezarların hesabı yok.  

Gerçeğe ulaşmayı başarsanız bile, bunu yazabileceğiniz tartışmalı. Mesela Türk satrancında ilk hayalet turnuvayı ve hayalet unvanı kim yazabilir, bir Türk şampiyonunun geçmişte aldığı hayalet normları kim kayda dökebilir?

Türk satranç tarihi bu yüzden karanlık kalacak ve yazılacaksa da galiba satranççılar yazmayacak (TSF’deki rezillikten bahsetmiyorum kuşkusuz. Orada dördüncü yılda tek satır yazamayanlar, bay Haznedaroğlu başta olmak üzere, satranç tarihinde değil ama utanmazlık tarihinde yerlerini aldılar).

– Sonuç?

Şimdi bir de bu moda çıktı. Uğraş, sayfalarca yaz, tartış, resmi bildirimlerde yazışmalarda bulun, kamuya mal et ve sonra biri nezaketsizce ve sadece tek bir kelime ile karşına dikilsin: “Sonuç”.

Sonuç, Lichess’te paralı turnuva organize eden kişi hakkında, İçişleri Bakanlığı’na ve resmi kurumlara yapılan bildirimler üzerine iki karar geldi.

İlki, İçişleri Bakanlığı bunun TSF bünyesinde olduğunu bana iletti (Bakanlığa, Hazreti İsa’dan alıntı ile cevap vermek istedim ama vakit bulamadım. “Baba, onları affet, ne yaptıklarını bilmiyorlar”).

Diğeri, konu daha sonradan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına sevk edildi ve kovuşturuluyor.

Bundan sonra iki olasılık var.

Bir. Savcılık takipsizlik verecek. Bu durumda, alenen para toplayıp bir kısmını ham hum yaparak turnuva düzenlemek artık herkese serbest olacak.

İki, savcılık Karaokçu ve ilgililere kamu davası açacak, Ceza Mahkemesinde yargılanacaklar.

Konu TSF’nin görevinde olduğu için TSF’nin de görevi ihmalden yargılanması gerekiyor.

İlk sonuç şimdilik kaydıyla bu. Dosya Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına sevk edildi ve kovuşturuluyor.

“Sonuç” diyen kardeşlere gelirsek.

Acaba diyorum, bu konuları kamuya duyuran insanlara destek olacağınıza, bir de hesap sorar gibi nezaketsiz ve patavatsız üslubunuzu bir kenara bırakıp, iki eylem de siz yapsanız?

BİR ‘HAZİRAN’ YAZISI’ için 7 yanıt

  1. Sayın Sezekkaplan;

    Yazınızda
    -Tarih bilim dallarını
    kısmı sanırım
    -Tarih bilim dallarının
    olması gerekir diye düşünüyorum.

    Saygılarımla

    Beğen

  2. 1987 civarında İbrahimoğlu %99 Ankara’da idi…
    Görmedim ve tanımam zaten, bir ağabeyimiz ilginç bir hikaye sonucu karşılaşmış kendisi ile; o zamanki durumunu burada anlatmak istemiyorum, Kahraman Olgaç’a söylemiştim , çok heyecanlandığını hatırlıyorum ve kendisi ile konuşmalarımızda ayrıntıları hatırlamıyorum fakat bahsettiğiniz lobi vs durumları söz konusu olmuştur diye hatırlıyorum ve fakat kimler tarafından yapılmıştır bilemiyorum.

    Beğen

    1. Rahmetli milli oyuncu Erdoğan Öztürk İsmet İbrahimoğlunun çok kuvvetli oyuncu olduğunu IM Nevzat Süer’le Türkiye şampiyonluğu için maç yaptığında IM Nevzat Süer’ karşı vezir fedasıyla oyun kazandığını söylemişti.Daha sonra İsmet İbrahimoğlu’nun ruhsal bir bozukluk geçirdiğini söylemişti.

      Beğen

  3. “Acaba diyorum, bu konuları kamuya duyuran insanlara destek olacağınıza, bir de hesap sorar gibi nezaketsiz ve patavatsız üslubunuzu bir kenara bırakıp, iki eylem de siz yapsanız?”

    Bu sözden çok alındım. Kendi durumumu düşünerek samimiyetle utandım.
    Satranç yerlerde sürünürken bizim yaptığımız sadece dedikodu. Tam bir eylemsizlik hali.

    Eylemsiziz çünkü korkuyoruz, bir şeylerden, bir yerlerden. Ve tüm hayatımız çeşitli şeylerden korkarak geçip gidiyor.
    İnandığımız değerlerimizi bile savunmaktan korkuyoruz. Eylemsizlik bize çok kolay geliyor. Ama öte yanda, eylemsiz kala kala mevcudu da tüketiyoruz. Farkında mıyız acaba?

    Beğen

  4. “Fischer’le karşılaşan ve 2 yıl sonra sır olan bir satranççı.” hakikaten bir filmi hak ediyor.

    Yazınızda değindiğiniz pek çok konunun üzerine gidecek satranç camiası eleştirmeni yazarlara, “araştırmacı gazetecilere” ihtiyaç var. Şu anda Türkiye gazetelerinin ve dergilerinin kaçında satranç köşesi vardır bilmiyorum; fakat bence bu iddiaları yazmak, gündeme taşımak vs onların da görevidir.

    Beğen

  5. Ufuk bey yazılarinızı bir hukukçu olarak okuduğumda biraz usa standartkarında kalmış olduğunuzu görüyorum bu ülkede jüri yok sizin illegal vs dediğiniz şeylerde zaten yasal bakınız uluslararası yıldırım turnuvalarında ödül parası katılimcilardan toplanır ve % 60 ı dağıtılır . Bu ülkede iç isleri bakanlığına şurda kumar oynatılıyor derseniz gider orayı basarlar ama belliki onlarda bunun kumar olmadığını anlamış Tsf ye yüklenmek istediğinizi görebiliyorum ancak halkıda uyutmayalım suzin uslubunuzu size uygulayalım . UFUK SEZEKKAPLANI barolar birliğine şikayet ettik eger sikayet incelenirse kınama cezası alacak hatta kimbilir belkide meslekten men edilebilinir. Tsf ye de hakindaki yaziları yazdık 2 yıl ceza alması muhtemel eger tsf karar verirse . Yazılarindaki alaycı ve hakarete varan ifadeleri istanbul anadolu savcılığına bildirdik eger kovuşturmaya gerek.gorürülurse ciddi tazminatlar ödeyebilir . Maliye ise kendusini inceliyor vergi kacırdığı tespit edilirse cezalandırilacak . Cimer başvurumuza henüz yanıt gelmedi son yazısında viskiyi alenen övüyor bunun takipçisiyiz 🙂 bakın nasıl oldu bir anda halk düşnanına dönüştünüz:) oysaki yalnizca basit bir avukatsınız gördüğünüz carpıklıkları yazmaya çalışan …

    Beğen

  6. Yazınızı (farklı bir nedenle) ciddiye alıyorum, cevabımı özel olarak ayrı bir yazı ile birazdan gireceğim, oradan okuyabileceksiniz. Madem bu konuyu şahlandırmak istiyorsunuz, ayrı bir yazı ile göz önüne getirelim. Yorumlara sıkışmasın.

    Salt buraya mahsus bir konu:

    Viskiyi alenen övmedim, ama iyi hatırlattınız, bir yazımda öveceğim. Viskiyi övenin halk düşmanı olduğunu düşündüğünüze göre yazıları Afganistan’dan falan gönderiyorsunuz herhalde.

    Siyasal İslamcı değilim, viskiyi severim, kışın soğukta iyi gider. Bunu övmek çöl bedevilerinin ülkesinde suç olabilir, burada değil. Ayrıca evde Porto Şarap koleksiyonum var, meşede saklanan Tawny’lerden, viski mantığında üretiliyor. Genelde Sandeman veya Offley’in şöhreti var ama ben nedense Burmester seviyorum.

    Hayır, bir şeye muhalefet ediyorsunuz, neye olduğunu deşifre etmek zaman alıyor.

    Viskiyi alenen övüp halk düşmanı yazan adama cevap vermek suç olabilir mi, belki de asıl onu tartışmak lazım.

    Yeni kısa yazıda bulursunuz umarım aradığınızı.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s