WHO MADE WHO?

Bizi son yarım asırda gerçekten iyi insanlar hiç yönetmedi. Yönetseler, nasıl bir dünyaya sahip olacağımız hakkında hiçbir fikrimiz yok.

Hukuk Fakültesinde rahmetli Bülent Köprülü hocadan duyduğum ilk laflardan biriydi, liseden gelen bir öğrenci için de bir şoktu. Hoca “hukuk öncü bilim değildir, daima hayatın arkasından gelir” demişti ilk derslerin birinde.

Anlamını meslek hayatımda çözebildim sanırım. Kastedilen şu:

Teknoloji, bilim, eğlence, sosyal hayat… Karşımıza çıkan her yenilik bir öncü. Hukuk, bunlar ortaya çıkana kadar varlık gösteremiyor. Pro-aktif bir bilim değil hukuk. Ne zaman bir yenilik (kredi kartı, sosyal medya, e-ticaret) hayatımıza giriyor, hukuk bundan sonra uyanıp bunları düzenlemeye çalışıyor.

Dünyanın salgına hazırlıksız ve çırılçıplak yakalanması da bundan. Hukuk sistemleri buna hazırlıksız ve seyirci durumda, her şey bilim ve teknoloji üzerinden el yordamı ile toplanmaya çalışılıyor. Hukuk belki yıllar sonra bu duruma nüfuz edebilecek.

Bu yüzden de şimdi vitrinde olmayan bazı kavramlar, sonraki çeyrekte çok belirleyici olacak:

İlki sanal zeka, diğeri sanal paralar (cyrpto coins).

Bu ikisi üzerine Amazon, Google, Tesla, Bill ve Melinda Gates, Facebook, Apple  gibi küresellerin hem de eş zamanlı olarak varlarını yoklarını ortaya koymaları anlamlı. Hepsinin sanal para ve zeka üzerine ciddi yatırımı var, elbette Tencent veya Xiaomi gibi uzak doğu devleri de istisna değil ama asıl şaşırtıcı olanı, dünya saat sektörüne yön veren büyüklerin de Industry 4.0 üzerinden bu işlerin içinde olması.

Buradan satranca ve bu salgın günlerine geçersek, benim tespitim şu:

Yirmi yıl sonra dünyada satranç kalmayabilir.

Elbette kısa vadede çok şey değişmeyecek. Ama değişim olduğu gün geldiğinde her şey çok sert değişecek.

Bir yandan öyle de olması lazım, zira sistem o kadar dejenere oldu ki yıkıcı bir sistem gelmeden, gelenin adına “değişim” diyemeyeceğiz.

Yeni zeitgeist geldiğinde bundan nasibini alacak ilk kesim ise yöneticiler.

Sistemin günümüzdeki asalakları ve kan emicileri. Her düzeyde. Politika, sanat, spor, akademi…

Bu salgın aslında perde arkasında bunu ispat etti. Çünkü ilk kez şu soru sorulmaya başlandı? Bu yöneticiler olmasa ne kaybederdik?

Şimdi somutlaştırarak gidelim.

SALGIN NELERİ İSPATLADI ?

İlk planda şunu gösterdi: Devletler dahil dev örgütlenmelerin ne kadar gereksiz ve masraflı olduğunu, cebimizden ne kadar çaldıklarını.

WHO örneğin (Dünya Sağlık Teşkilatı).

Salgının başlangıcında ne olduğunu kavrayamadı. Salgının (İtalya’daki göçmen Çinliler üzerinden) Avrupa’ya sıçrayacağını göremedi. Ülkeler arasında koordinasyon yapamadı. Politika geliştiremedi. Hiçbir şey yapamadı.

Peki WHO’ya aktarılan kaynak nedir?

72 yıl önce kurulmuş ve inanılmaz para emen bir kuruluş ve yıllık bütçesi yaklaşık 5 milyar dolar. Artık biliyoruz ki bütçenin önemli bir kısmı yöneticilerin business class’ta dünyayı gezmesi ve hiçbir anlamı olmayan otel sunumlarında bourbonları mideye indirmesi için kullanılıyor.

İnsan ömründe rastlanılan tek krizi çözemeyecek ise, bu kuruluş niçin var?

Bir başka güzel örnek: FIDE.

Adaylar turnuvasını zorla başlatmak, ortasında turnuvayı iptal etmek, elit sporcuların can güvenliğini tehlikeye atmak ve dünyaya rezil olmak için FIDE’ye tahsis edilen yıllık bütçe (2019) 5,5 milyon Euro.

Elbette WHO’ya kıyasla görece olarak az, ama neden?

Teyzemi FIDE’nin ya da WHO’nun başına oturtsak, bundan daha beterini başarabilir miydi?

Ya da şöyle soralım?

FIDE ya da muadil kuruluşlara atanan yöneticilere, 5 yıl para verilmeyeceği, uçuş, otel masraflarının cepten karşılanacağı söylense, bu görevleri kaç kişi kabul eder?

SPOR BARONLARI

Geçmişte yazmıştım, hatta araştırırken olağanüstü gelmişti, dünya üzerinde getirisi çok yüksek ve gizli bir meslek var. Masonik ve bir o kadar da köklü.

Sportif Organizasyonlarda Yöneticilik.

Bu öyle bir iş ki ABD başkanı yasa gereği en fazla 8 yıl görevde kalıyor, ABD Başkanının sahip olduğu imtiyazlara yakın imtiyazlara çaktırmadan 40 yıl sahip olabiliyorsunuz.

Şenes Erzik mesela.

UEFA ve FIFA’da aralıksız 30 yıl görev yaptı. Herhalde yirmi farklı kurulda dolaşmıştır. UEFA 1. Başkan Yardımcısı, Ulusal Futbol Federasyonları Komitesi Başkanı, Strateji Konseyi Başkan Vekili, Kulüp Müsabakaları Organizasyon Komitesi, Kulüp Lisans Sistemi Komitesi, Fair Play ve Sosyal Sorumluluk Komitesi falan. Eski Rus romanlarındaki bitmek tükenmek bilmeyen roman kahramanı isimleri gibi.

Bu paket elbette business seyahati, Conrad’da masajcı kızları, Marriott, Radisson, Hilton zincirlerinde süit odaları, harcırahları ve inanılmaz bir prestiji içinde barındırıyor.

UEFA’nın yıllık bütçesi WHO kadar bu meyanda, yıllık 4,6 milyar dolar.

Peki Şenes Erzik’in dünya futbolu veya Türk futbolu için getirdiği bir üretimi veya yeniliği bilen var mı? Mesela Erzik hiç olmasaydı, hayatmızda ne eksilirdi?

Turgay Demirel bir başka örnek.

23 yıl sadece “başkan” kalmış birinden bahsediyoruz. Türk basketbolunun sendika lideri gibi bir şey, diğer alt görevleri saymıyorum ve 140 yaşında bir Gollum’dan bahsetmiyorum.

FIDE, kuruluşundan bu yana (geçen sene seçilen başkanı saymazsak) sadece 6 başkan görmüş, 1924’ten günümüze. Son 2 başkan Campomanes ile Kirsan tam 36 sene başkanlık yapmışlar.

36 sene. Sadece bu ikisi, Ronald Reagan dahil 6 ABD başkanı görmüşler.

FILA. Dünya Güreş Federasyonu.

Kurulduğu 1921’den milenyuma kadar (2002), 82 yıla sadece 5 başkanla gelmiş.

Sadece üçü, Smeds, Coulon ve Ercegan 72 yıl başkanlık yapmışlar. Ercegan tek başına 30 yıl. Aklıma Alfred Hitchkock’un “Sapık” filmindeki yaşlı anne sahnesi (The truth about mother) ve meşhur sandalye geliyor bunları yazarken.

Sözü elbette TSF’ye getireceğim.

Ters bir soru ile girelim. FIDE’de bir toplantı olduğunda toplantıya neden genellikle Türkiye’yi temsilen Özgür Solakoğlu katılıyor? Neden başkan doğrudan temsil etmiyor?

Çünkü iki basit sebebi var:

İlki. Başkan satranç bilmiyor. FIDE’de turnuva organizasyonları sorulsa, ne diyeceği hakkında onun (ve haliyle hiçbirimizin) fikri yok.

Diğeri daha acı.

Başkan İngilizce bilmiyor. Toplantıya katılsa, “yes, no, ha, hımm, all right” kapsamında konuşabilir ancak, o da ne konuşulduğunu anlayabilirse.

Peki bu yazdıklarım bir küçümseme mi?

Hayır değil. Bu yazdıklarım bir görev tanımı.

TSF Başkanı satranç ve derdini anlatacak kadar dil bilmeyecekse, ne bilecek? Görev tanımında bu ikisi dışında ne olmalı ki zaten? Bayramlarda “birlikte başarıyoruz” mektubu yazmak mı?

Beni FIDE’de temsil edemeyecek, orada konuşulanları hem satranç hem lisan olarak anlamayacak bir insan niye yönetici olsun? Hanginiz bir şirket sahibi olsanız, basit bir fuar standına, ürününüzü bilmeyen ve yabancı alıcılarla konuşamayan birini koyarsınız?

TSF’nin 2019 yıllık gider bütçesi 23 milyar TL. Bugünün kuru ile yıllık 3,5 milyon dolar. 8 yıl görev yapan bir başkanın üzerinde yetki sahibi olduğu hacim aşağı yukarı 20 milyon dolar.

Bütçenin kullanımı ne? Bir takım zevatın kişisel olarak harcayamayacağı paraları onlara kullandırmak, onları iyi yaşatmak.

Son Çalıştay şu otelde yapıldı (Spice Otel, Belek).

SPA’lı, saunalı, kırmızı yataklı süit odalarda konaklama yapılarak. Evet paralar, bütçeler buraya kullanılıyor. Hatta ağır komedi ise şu: Burada kalıp üzerine bir de para alıyor yöneticiler.

Yukarıdaki soruma somut ve maddi olarak dönersek:

Gülkız Tulay olmasa veya Aşkın Keleş, Sultan Daban, Mustafa Eroğlu, Ümit Şifaver, hanginiz bunun farkına varabilirsiniz?

İl temsilcilikleri kapatılsa (ki kapatılmalı) hayatınızda ne değişir?

Gülkız Tulay olmasa, Türk satrancından ve sizin satranç yaşamınızdan ne eksilir?

GELECEK NASIL ŞEKİLLENECEK?

Salgın, dünya üzerindeki birçok yerleşik sistemin aslında gereksizliğini test etti.

Belli ki hizmet sektöründe çalışanlar evden işlerini yürütebiliyorlarmış, onlarca kurum kapalı olmasına rağmen sistemler elektronik ortamdan yürüyormuş, trafik yaratamadan ürün ve hizmet pazarlaması yapılabiliyormuş (sanal zekâ bu yüzden önemli, yirmi yılda değilse de elli yılda bürokrasiyi kaldıracak).

Satranç açısından da düşünülmesi gerekenler var.

Öncelikle biz bu yöneticilere niye ihtiyaç duyuyoruz? Lichess’te turnuva düzenlemek için mi?

Çok banal. O turnuvaları 10 yaşındaki çocuklar yıllardır düzenliyor.

Kaldı ki TSF’nin bugün yaptığı, satrancı gittikçe oyunlaştırmak (bu bölümü ayrı yazı konusu).

Ama zaten TSF yöneticilerinin hayali de bu değil mi? Sadece çocuklara ve onların ne olup bittiğini anlamayan annelerine pazarlanacak bir akıl oyunu.

Eğer bu dönüşüm olursa, TSF’deki bu oligarşi, iyice perçinlenir.

Çünkü bir kültüre bir gecede hakim olamazsınız ama bir oyuna bir gecede hakim olabilirsiniz.

Bir oyun hakkında herkes bir şey söyleyebilir. Satranç oyunlaşınca, bir ustanın, emektarın fikrine gerek yok, uydu anten satan çakma yayıncı ile Marmaris’teki tekneci de bu ekonomiye paydaş olarak girer.

Biri, oyuna çevirdiğin bu kültürü kağıt oyunları ile evlendirir, diğeri unvan satın almak isteyen zavallılara Marmaris’te IM Norm Turnuvaları üzerinden şike aracılığı yapar.

Türkiye’de zamanın ruhu bu. Bu ruh, bugün kaydıyla asalakları ve dışarıdan gelen parazitleri koruyor.

Oysa gelecek farklı şeyleri işaret ediyor. Sanal zekanın hizmet sektörünü düzenleyeceği, idari ve adli sistemlerin veri tabanları ile insan faktörünü ortadan kaldıracağı günler gelecek.

Her dönemin bir sonu var ve bugün egemen olan “ruh” sonsuza kadar yaşamayacak. Çünkü ekonomik ömrünü doldurdu. Günün birinde gidecek ve yeni devrim yaşanacak.

Satranç açısından durum “olmak ya da ölmek” kapanında. Dünyada ve burada.

Satranç ya küllerinden var olacak ya da oyunlaşma sürecine teslim olup, ölecek.

Maalesef arası yok.

Ufuk Sezekkaplan
info@sezekkaplan.com

Dipnot. Bir sonraki yazıda bir model önerisi ve gelecek öngörüsü yapmaya çalışacağım.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s