CESUR YENİ DÜNYA YOK

Aslında konu çok yalın. Ama ya sevimsiz geldiği için ya da tembellikten kimse yazmıyor.

Küçük ve fakir ekonomilerin salgın sonrasında nasıl bir enkaza dönüşeceği meselesi.

Örneğin eğlence sektörü, inşaat, turizm, küresel taşımacılık büyük dayak yedi, tedarikçisinden aracısına, üreticisinden son alıcısına kadar. Sektörel küçülmeler, yok olmalar, birleşme ve devralmalar yaşanacağı kesin de bunun takvimini bilecek bir kahin yok.

Yine de makro sektörlerin arkasında her zaman kalın bir devletler sistemi vardır. Boeing, canı istese de batamaz, çünkü etkileri sadece nüfusu 1 milyon etmeyen Seattle’dan duyulmaz, gümbürtünün sesi aynı dakikalarda Frankfurt ve Singapur’dan da gelir.

O yüzden (küçülse de) Starbucks dayanacak ama Börekçi Aslı iflas edecek.

Özetle, kriz herkesin krizi olmakla birlikte, genel ekonomi içinde yok olma ve tarihten silinme önceliği küçük işletmeler ve küçük ekonomilerde.

Bir ölçek ekonomisi olarak satranç tam da bu fakirliğe karşılık geldiği için bu zamanda sosyal incelemeye konu olması gereken ideal alanlardan biri, dünyada da Türkiye’de de.

NASIL BİR KRİZ ?

Önce güncel durumun, ekonomi duayeninden nasıl göründüğüne göz atalım:

Profesör Ege Cansen’in harika tespit ettiği gibi, bu krizin (hatta buhranın) iki farklı özelliği var:

İlki. Bu, bizim neslin gördüğü tüm krizlerden ayrı. Bu bir finans krizi değil. Bu bir hayat krizi.

Reel, yani somut. Belli sanal enstrümanlarla oynayıp, bilmem ne faizini düşürüp, bilmem hangi ülkede emisyonu arttırarak frenlenecek bir borsa veya kur krizi ile karşı karşıya değiliz. Bir mahlukla (üstelik canlı mı o bile meçhul) mücadele ediliyor. Bu yüzden sanal, parasal, finansal değil. Taş gibi, gerçek.

İkincisi: Ekonomide hem arzın hem talebin aynı anda sıfırlandığı bir kriz kolaylıkla görülmez, bu ikisinin çekilmesi, ancak dünya savaşlarında görülebilecek bir durum.

Akaretler yokuşunda yirmi cafe var. Şu anda kahve içmek isteseniz hepsi kapalı. Ama cafeleri açsanız bu sefer de gelecek kimse yok. Bir tür dual felaket hali (karşılıklı hamle yokluğu gibi).

Hocanın bu tespitine belki bir üçüncü özellik eklenebilir. O da krizin zaman ve mekan olarak eşsiz bir dağılıma sahip, tam anlamıyla küresel bir kriz olması. Hatta bu yönüyle, ikinci dünya savaşının etki alanından bile daha büyük bir coğrafyada .

Yeni Zelanda’nın dağlık köyleri veya Laponya belki istisna olabilir ama biyolojik olarak da parasal olarak da, New York ile Afyonkarahisar aynı sosyal homojenliğe sahip. İkisi de kapalı.

Şimdi gelelim satranç ekonomisi açısından durum vaziyetine:

GEÇİŞ DÖNEMİ DEĞİL, ÇÖKÜŞ DÖNEMİ OLACAK

Satranç zaten çok fakirdi. Temel kaynaklar ise emsal sporlara göre hem çok sığ hem de darmadağınıktı (özel kurum sponsorlukları ve devlet sübvansiyonu).

Fazladan bu temel kaynaklar sadece iki zümreye gidiyordu: Elit sporculara ve yöneticilere.

Hangi meslekten olursanız olun, mesleğinizde dünya ölçeğinde ilk on bine girerseniz iyi standartta kabul edilirsiniz, ilk bine girerseniz de zenginler kulübündesiniz demektir. Dünyanın en iyi bin yazılımcısı içinde olmak veya en iyi bin cerrahından biri olmak büyük bir kariyer olduğu kadar, ciddi bir zenginliği de ifade eder.

Satrancın profesyonel tarafında ise bu aralık çok dar.

Vereceğim sayı tartışılır ama bana göre dünyada ilk yirmide olmayan her satranç profesyoneli, ciddi bir gelecek endişesi yaşıyor durumda. Velev ki yirmi olmasın, elli olsun. Küresel satranç ekonomisi -emsallarine kıyaslandığında- o kadar küçük ve o kadar hak etmediği yerde.

O halde elimizdeki ilk veri şu: Satranç, profesyonel düzeyde zaten bu krizden bağımsız olarak yıllardır krizin içerisinde. Kaynak sorunları yaşıyor ve aktörleri geliratsız. Geliri en önemli bölümü, bir gece ortadan kalksalar kimsenin farkında olmayacağı asalak bir kesime gidiyor:

Yöneticilere.

Sistem aslında yöneticileri besliyor.

(Satrancın kaymağını yiyen bu zümreyi, yani yöneticileri bu analize katmak istemiyorum, olayın kan emme tarafındalar çünkü.  Yine de Türk tarımını ilgilendiren ayrı yazının konusu olabilir: “Süne Zararlısı ile Mücadele Yöntemleri” gibi).

Şimdi Türk Hava Yolları ve Tata Steel olsanız, binlerce personelin ücreti, primi, tazminatı, geleceği kapıda beklerken; inanılmaz işletme ve bakım giderleri bilançoya tersten girmişken ve tüm zinciriniz kopmak üzere iken, ilk kesintiyi nereden yaparsınız?

Danışmanlık, reklam ve sponsorluktan elbette.

İşte bu, satranca gelen iki kaynaktan ilkinin, yani tavandan gelen kaynağın kuruması demek. Artık Mamedyarov veya yerel bir usta, falanca bir ülkenin liginde oynamak için para alamayacak.

HAVUZ PROBLEMİ

İkinci kaynak ise, sonraki yazının konusu: Sokak (taban).

Yani 20 yıldır gayet güzel söğüşlenen ebeveynler.

Çünkü aylar sonra her şey normale döndüğünde biliyoruz ki işsizlik yüzde elliyi geçecek ve ayakta kalan hiçbir ebeveyn, son derecek soyut vaatler içeren bir oyun için kaynak ayırmayacak.

Kötü bir havuz problemi gibi. Havuzun tepesinde ve tabanında açık iki musluğu var, ikisi de aynı anda kapatılıyor ama tahliye vanaları patlamış durumda. Havuz ne kadar sürede suyunu çeker?

Elbette satranç merkezleri batacak -ki salgın öncesi batıyorlardı- elbette özel ders talepleri bitecek ve basit organizasyonlar bile yapılamayacağı için, Ege Cansen’in söylediğine geleceğiz:

Arz ve talep aynı anda çökecek.

Bu fakir ekonomi, aynı anda hem talebi (yani ebeveyni) hem arzı (yani turnuvaları ve satranç merkezlerini) kaybedecek.

Yıllardır satrancın kültürel tarafının sokak ekonomisine feda edilmesinin manasını işte o zaman anlayacağız. Ve işte tam da bu yüzden yıllardır sadece birkaç insan, satrancın pazar ekonomisi üzerine değil, kendi kadim kültürü üzerine inşa edilmesi gerektiğini savunuyorlardı.

Neden?

Çünkü bu kriz 1985 yılında olsaydı, Türk satrancı sallanmazdı. Çünkü yirmi yıl öncesine kadar sistem, parayı vurmak üzerine değil, bizatihi satranç oynamak üzerine kuruluydu.

İlhan Onat eczacıydı, Siracettin Bilyap mühendis, Süer gazeteci, Olgaç ve Özbilen bankacıydı. Dönemin içinden kimi seçerseniz seçin, satrançtan bağımsız mesleği olduğunu görebilirsiniz. Dönemin ilk ve tek profesyoneli Atalık dahi en az dört dil bilen, Galatasaray ve Boğaziçi Psikoloji mezunudur.

Profesyonel satranç sporcusu olmak isteyen veya olmaya amade ya da amatör seviyede kalmak isteyen herkesin bağımsız bir mesleği vardı. O yüzden o dönemin janrı, satranç üzerine veya birçok şey üzerine konuşabilen adamlara karşılık geliyordu.

Kimse kusura bakmazsa, günümüz ustalarından daha birinin Türk satrancı üzerine dört kelime ettiğini duymuş değilim. Ülke satrancı bağıra çağıra batarken bile yeni nesilden bir kişinin sesinin çıkmaması, meta ve korkunun tahakkümü.

Son nefeste bile sisteme itiraz edememek, patenti şark kültürüne ait bir davranış biçimi.

Evet, milenyumdan önce satranç, para kazanmak için bir amaç değildi. Sektör de değildi. Mesleği ve statüleri var olan bireylerin (bu statü ne olursa olsun) değer verdiği bir uğraştı.

70 ve 80’li yıllaro bu yüzden özellikle incelemek lazım.

Keza 2000’li yılları da. Zira satrancı açık piyasaya çıkarmak bir ekonomi yarattı, ama satrancı da fahişe etti. Şimdi bu “otoyolu kenarı” ekonomisinin karanlık geleceğini tartışmak lazım.

Hatta yıkılması, kulağa hoş gelmese de en doğrusu.

Diğer yazılarımın aksine bu kısa olsun. Bu konuyu, yani önümüzdeki çöküş dönemini birkaç yazıya serperek irdelemeye çalışalım.

Mesela çocukların, acilen profesyonel satrançtan uzak tutulmasını tartışmaya açalım: For the sake of their future.

Hafta sonu daha da somutlaştırarak, devam.

Ufuk Sezekkaplan
info@sezekkaplan.com

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s