MİLENYUM YALANI

Albert Einstein, bir problemle karşılaşıldığı zaman, onun kalıcı çözümü için şunu söylemiş: “Problems cannot be solved with the same mind set, that created them”.

Türkçe meali ile, problemleri, onu yaratan kafa yapısı üzerinden çözemezsiniz.

Bu güzel teşhisi günlük yaşamınızda çok fazla örneklemeye tabi tutabilirsiniz. Ben de haddim olmayarak bunu Türk satrancına bulaştırmak ve yazımı bunun üstüne kurmak istiyorum.

Yine de sizi beklentiye sokmak istemem.

Problem çözümünde yararlanabileceğiniz bu ilke işin içine yerel çıkar grupları girince yetersiz kalabiliyor.  Özellikle orta doğuda ve ülkemizde.

Çünkü dünyanın en tuhaf coğrafyasında yaşıyoruz, burada insanların geçim kaynağı problem çözmek değil, problem yaratmak üzerine kurgulanmış görünüyor.

Türk satrancında da mevcut sistem, çökmüş bir yapıyı ve problemi hayatta tutmak ve bundan beslenmeye devam etmek.

O sebeple problemi çözmek için kafa yapısını değiştirmek söz konusu değil, gerekirse problem değişir ama kafa yapısı korunmalı. Mahallenin delisinin mekanlara uymaması ama mekanları kendine uydurması gibi.

Şimdi hazırsanız, güncelden başlayalım:

NİYE SEFİLİZ?

Kişisel veya sosyal bir problemle karşılaştığımızda, çözümü tahtında şöyle bir gözlemim var:

Bir probleme üç farklı kümenin yaklaşımı üç farklı soru kipinde oluyor.

Bir bilim adamı (örneğin bir fizikçi) bir probleme “ne” ve “nasıl” soruları ile cevap arıyor.

Ne sorusu, fizikçinin araştırdığı kavramı, nasıl sorusu ise aradığı çözümü işaret ediyor.

Felsefeciler için temel soru ise “neden”. Varlıktan girip, vahdete kadar gidebiliyorlar.

Üçüncü grup olan biz Türkler için ise soru kipi daha farklı: “Kim” ve “Kaç”? 🙂

Örnek:

Fizikçi için madde belli koşullarda hal değiştirir, şartlar oluştuğunda katıdan sıvıya geçiş olur.

Fizikçi için burada ne ve nasıl sorusunu sorar (su nedir, nasıl değişti).

Felsefeci için ise soru, katının neden sıvıya dönüştüğüdür.  Bu da bildiğiniz gibi sonu gelmez tartışmalara kapı açar. Katı neden suya dönüşür, bunun arkasında ilahi bir düşünce vardır mıdır, örneğin tüm sıvılarda katılaşma dipten yüzeye gelirken, neden su yüzeyden dibe doğru katılaşır;  düşünce mi dönüşümü belirler, dönüşüm mü insanlığı bir ilahi düşüncenin varlığına iter? Katı neden doğrudan gaza dönüşmez?

Bizler için ise soru her daim şudur:  

Buz işini kim yapıyor? Kaça satarız?

YENİ BİN YIL

Türk satrancını milenyumdan sonra dönüştürüp aslından koparanlar, zamanla büyük bir sorun yumağı yarattılar. Kavram enkaza dönüşürken bağlamından da koptu. Geçmişte bir kültür olan satranç, günümüzde “fayda maliyet” analizi yapılan fakir ve altyapısı çürük bir sektör oluverdi.

Günümüz Türk satrancında “ne” ve “nasıl”, asla kimsenin sorusu değildir.

Soru,  kim ve kaçtır. Başkan kim olacak, iş kaç lira etrafında dönecek?

Satranç üzerine her gün yağan tartışmaları bu gözle okuyun, göreceğiniz tüm itiş kakışın ana ekseninin “falancanın kim” veya “filanın kaç” olmasından ibaret olduğunu göreceksiniz.

Bu dünya, kültürel olarak öldürülen Türk satrancının yeni milenyumdaki dönüşümü. Katıdan sıvıya geçiş hali… Geçmişte vakur olan sistemin günümüzde insanlarla alay eden Tarih Komisyonlarına düşüş hali. Koskoca Süer’e öncü yazacağına “öcü” yazan vasatların dünyası.

Bu, yeni bataklığımız.

Ali beyin kurduğu, cehalete ve vasatizme elleri ile teslim ettiği, yeni yüzyılın Türk Satrancı.

KONUŞULMASI GEREKENLER

Günümüz Türk satrancında neler konuşulduğuna bakalım. Bir yazılım yapsaydık ve son 10 yıldır konuşulanları daraltsaydık en çok kullanılan anahtar kelimeler neler olurdu?

– Şike,
– Küme düşme,
– Yurtdışı seyahat,
– Harcırah,
– Delege,
– Hocam,
– Hayalet kulüpler,
– İl temsilcisi,
– Etik,
– Emek,
– Bedava pdf var mı?
– Kanalıma hoş geldiniz,
– Turnuvada Birinciliği Gürcü Sporcu (…) kazandı,
– Gençlerimizle Gurur Duyuyoruz…

(son ikisi TSF’nin en çok kullandığı kalıplar 🙂 ).

Bu problemlerden birini ele alıp Einstein yöntemi ile çözmeyi deneyebilir miyiz?

Çok tartışılan İl Temsilciliği kavramını alalım ve deneyelim:

İl Temsilciliği

Yıllardır bıkmadan usanmadan tartışılan anahtar konulardan biridir. Tabii bizim için, yoksa 10 küsur yıldır postu İstanbul İl Temsilciliğine seren Rıza ağbi için veya falanca ülkenin herhangi bir satranç adamına bu bir sorun değil kuşkusuz 🙂 .

Şimdi, ne demiştik, büyük Einstein’a göre bir problemi çözmek için onu yaratan kafa yapısını terk etmemiz gerekiyor. Farklı bir tabirle, sorunu yaratan realite ne ise onu kaldırmadan o sorunu çözemiyorsunuz.

Peki, burada her daim farklı formlarda karşımıza çıkan İl Temsilciliği nasıl bir sorundur? Bu soruyu bir semt esnafı gibi değil de bir fizikçi gibi sormayı deneyebilir miyiz?

1) İl temsilcisi nedir?
2) İl Temsilcisi neden var?

Bakın farkındaysanız bilim ve felsefe soruları sorduğumuzda kafamız başka çalışabiliyor, çünkü sorulması gereken asıl soru bu. Oysa bu soru yani “neden” sorusu, Türkiye’de uzun yıllardır şöyle soruluyor.

İl Temsilcisi kim?

Türk satrancı ile ilgili son 10 yılda bulabildiğiniz tüm tartışmaları gözden geçirin, geçen zaman zarfında İl Temsilciliğinin varlık nedenini sorgulayan tek kişiye rastlayacaksınız: Bu fakir.

Üzülerek söylüyorum, kendimden başka hiç kimseden, il temsilciliğinin gereksiz bir kurum olduğunu okumadım. Bunu okumadığım gibi il temsilciliğinin neden var olduğunu sorana da rastlamadım (ki bonus olarak, ev kızlarına veya mahalle işsizlerine istihdam sağlamak üzere uydurulan bir de ilçe temsilciliği var).

Oysa bu kavram, yer kürede var olmamak gibi bir özelliğe sahip. Bir tür Afrika meyvesi gibi, sadece bu toprakta çıkıyor ama başka şey yemek yasak.

Tekrar edelim. İl Temsilciliği denen şey:

1 – Dünya üzerinde yok,
2 – Yirmi yıl önce Türkiye’de de yoktu.

Elbette birçok ülkede Federasyona bağlı bir istasyon noktası olarak temsilci veya ajan (Bond değil elbette), koordinatör gibi alt görevler söz konusu, ama önemle vurguluyorum, dünyanın hiçbir ülkesinde satrancı domine eden, tertip eden bir İl Temsilciliği kavramı yok.

San Fransisco İl Temsilcisi, Cenevre İl Temsilcisi, Peşaver İl Temsilcisi gibi bir şey duyamazsınız. Merak eden Nick de Firmian’a mektup yazsın veya gördüğü yabancılara sorsun.

Şimdi ısrarla gözden kaçırılmak istenen bu soruyu sorduğunuzda, içinde İl Temsilcisi lafı geçen her problemi basitçe çözeceğinizi de göreceksiniz.

Uşak İl Temsilcisi afişi yanlış bastı, Kayseri İl Temsilcisi kategori ödülünü yanlış verdi, İstanbul İl Temsilcisi open turnuva yapmadı, Batman İl Temsilcisi hayalet turnuva organize etti.

Problemi onu yaratan koşulları ortadan kaldırarak çözebildiğinize göre çözüm kısa ve net:

Afişi ortadan kaldıracağınıza İl Temsilciliği kavramını kaldıracaksınız.

Dünyada da bu yüzden yok işte. Çünkü böyle bir ihtiyaç yok.

Satranç ilkesel olarak tek bir kolon üzerine inşa edilir: Sporcu.

Türkiye’de ise sporcu, yönetici için var. O yüzden ödül törenlerinde ödülden ve sporcudan çok bürokrat var. Açılışa bando şefinden kaymakamın kayınçosuna kadar elini sokmayan yok.

Oysa hakem, bürokrat, bakan, kurul üyesi, hatta antrenör bu sistemin kurucu unsuru değildir, yan unsudur. Sporcu “conditio sine quo non”dur, diğerleri olmasa da olur.

Evin taşıyıcı kolonu sporcudur. İl Temsilcisi evdeki sehpa, ilçe temsilcisi televizyon sehpasındaki danteldir.

Nitekim Fischer bunların hiçbiri olmadan var oldu.

Spor bakan olmadığında o sporcu hep var olacak, Gülkız hanım olmadan open kazanan çıkacağı ve İl Temsilcisi olmadığı dönemlerde turnuvalar yapıldığı gibi.

Dahası milenyum öncesinde Türkiye’de İl Temsilcisi yoktu. Bize, milenyum sonrası Turkish Chess Boom’u pazarlayanların itinayla sakladığı bir gerçektir bu.

Ben anlatayım:

İzmir, Samsun, Adana, Kocaeli, Ankara, İstanbul, Bursa gibi büyük illerin dernekleri vardı. Evet lokaller kötüydü, küçüktü hatta İstanbul’da kağıt odasında at yarışı oynanırdı (yerlerde puanlı, galop bültenler falan vardı, kabul) ama ülke satrancı turnuva görürdü.

Derneklerde her sene il birinciliği seçmeleri yapılırdı.

Mantık basitti, belli kuvvet derecesinin altına seçme turnuvaları açıktı. Dernek lokalinin yetmediği hallerde (seçmelerde genellikle) Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü, bir yerlerden salon tahsis ederdi.

Bu kadar.

Sonra bu seçmelerde dereceye giren sporcular il birinciliğinde oynardı. İl birinciliklerinin İsviçre sistemi ile yapıldığını da biliyorum, döner turnuva olarak yapıldığını da.

Bunun dışında büyük illerde ayda en az bir turnuva olurdu, genelde anı turnuvası. Bunun bir mantığı vardı, örneğin İzmir’de orta karar bir iş adamının kızının adı turnuvaya verilir, böylece parasal destek alınırdı. Dernek aidat toplar, katılım ücreti alır ve yerel fabrikatörden de gelecek üç beş kuruşu da ekleyerek ödülleri ve masrafları karşılardı.

Bundan başka Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde liselerarası turnuvalar yapılırdı, okullarda seçmeler (ki okullar düzeyinde çok sert geçerdi), sonra il bazında Nisan Mayıs gibi liselerarası İl Birinciliği, daha sonra yaz tatilinde Ankara’da, liselerarası finali.

Suat Atalık tüm liselerarası turnuvaları tulum kazanmıştı örneğin. Liselerarası turnuvalar koca bir yıl beklenen bir satranç festivaliydi o dönemin genç nüfusu için.

Çok uzatmamak için üniversitelerarası birincilikler, Türkiye Gençler Birinciliği, Türkiye Birinciliği gibi her yıl tekrarlananları yazmayayım, sadece özet olarak şunu söyleyeyim:

Kalite ve hacim bazında, bugün Türkiye’de ne varsa, onun fazlası vardı.

Tüm bunlar makine gibi yapılırken de milli takım, genç milli takım oluşuyor ve Türkiye tüm olimpiyatlara katılıyordu, ambargo kapsamındaki Libya olimpiyatı dahil.

Ülkede yazışmalı satranç da vardı, süreli yayın da, dernek turnuvası da üniversiteler arası rekabet de. Her şey vardı.

Ama il temsilcisi yoktu.

Daha radikalini de söyleyeyim. Bu turnuvalara iştirak eden on kişiden sekizi, satranç Federasyonu Başkanının adını bilmezdi.

Çünkü geçmişteki sistem kişiye değil, kurallara ve hiyerarşiye bağlıydı. Basitçe tüm dünyada uygulanan ve küçükten büyüğe giden bir yapıydı. Ha bu arada insanlar, otelleri zengin etmek üzere soyulup soğana falan da çevrilmiyordu.

Okulda başarılı ol, ilde başarılı ol, Türkiye birinciliğinde başarılı ol, milli takıma yüksel.

Bu sistem üç aşağı beş yukarı günümüzde bütün dünyada uygulanan sistemdir.

Sistem derneklere ve yerel unsurlara dayanır. Dernek aidat toplar, turnuva üretir (bundan gelir elde eder) ve yerel bazda başarabilirse tanınmış kişileri ve kaynakları çekmeye çalışır.

Derneğin ayakta durması için üye elde etmesi ve yerelin belli başlı kaynaklarını satranca çekmesi yeterlidir. Bu da kulüpleşmeyi, sistemin kayıt altına alınmasını, dernek yöneticisinin sıkı çalışmasını zorunlu kılar.

Ortada adam gibi bir devlet varsa, dernekleri sübvanse eder çok sert bir denetime tabi tutar.

Bu basit sistem satrancın maddi ve sosyal bazda, köküdür.

Satrancın yerel derneklerden doğması ve aşağıdan yukarı çıkması, Lasker’den Fischer’e kadar birçok idolü bize dernekler üzerinden ulaştırmıştır.

Bu sistem bürokrasiye, nepotizme, şikeye de panzehirdir.

Çünkü bu sistemde il temsilcisine, ilçe temsilcisine, iş yapmayan yirmi kurula, satrancı akıl oyunlarına sokacağım diye ortaya çıkan karikatür tiplere, FIDE toplantısına katılıyorum palavrası ile harcırah indiren bürokrata gerek yoktur.

Öğrenci velileri gibi atipik, suni ve cahil bir zümreye gerek olmadığı gibi.

Dahası, günümüzün über süper dahi çocuklarının melek kanatlı ebeveynlerini soyup soğana çeviren özel hocalara ve özel ders sistemine de gerek yoktur.

Bu ülkede milenyuma kadar, yani rant düzeni sportif kültürü devirene kadar, insanlar dernek ortamlarında, doğal okullarda yetiştiler. Orada koklanan hava, çözülen etüt, oynanan parti, yeteneği ölçüsünde insanları getirebildiği yere getirdi.

Hatası, eksiği, at yarışı oynanan odası vardı, ortam havasızdı, ödüller küçüktü.

Ama kimse (Tatvan’a veya Malatya’ya atfedildiği üzere) hayali turnuva yapmak zorunda kalmamıştı, kimse Türk ve Dünya Satranç tarihini yazacağım martavalı ile kaynakları mideye indirmeye cesaret edemezdi.

Kimse o ortamlarda, televizyonun üstüne dantel ören ev kızlarının Türk satrancını yöneteceğine inanmazdı, bu soğuk şakaya bırakın İlhan ağbiyi, bizim mahallenin çadırda yaşayan delisi İbrahim bile gülmezdi.

TAMİR DEĞİL YIKIM

Bugün Türk satrancı kurtulmak istiyorsa işte bu mind-set’i değiştirmeli,

İl temsilcisi afişe santranç mı yazmış, doğrusunu yazsa değişen ne olacak, bunu sormak lazım? Bugün Türkiye’de 81 il ve 957 ilçe varsa, doğru turnuva yapılan il sayısı yazıyla bir bile değil.

Yani milenyumda Rıza ağbi ve Nilüfer ablalara istihdam sağlamak için üretilen ve sonradan işsiz kalmış ev kızlarına kadar düşen bu yapı, çocukluğumda orta karar bir okulun kendi kendine ürettiği kadar turnuvayı üretememiş durumda. Bu büyük iddianın içi hep boş kalmış, o kurullara yüzlerce “ağabey – abla” kadrosu doldurulduğu halde.

Satranç tarihinde de satranç kültüründe de İl Temsilcisi denen suni kavramın yeri yoktur.

Fischer’in çocukluğunu Manhattan Satranç Kulübü ile tanımlarsınız, Alekhine’i Cafe de Regence ile.  İl Temsilcisi saçmalığını bırakın, dönemin Fransa Devlet Başkanını ezberden söyleyemez insanlar.

İşte bu sebeple aslında sistemin tamirata değil, yıkılıp yapılmaya ihtiyacı var.

O gün hangi olur bilmiyorum ama günün birinde bu ülkeye gerçekten satrancı seven ve kültürüne hakim biri gelirse, ilk işi TSF’yi altı aylığına kapatıp çatıdan bodruma kadar kaynar sularla yıkatmak olmalı. İkinci işi de tüm kurulları ve temsilcilikleri feshetmek ve evine göndermek.

MİLENYUM YALANI

İki binlerde bir yalan çok güzel ambalajlanıp satıldı.

Satrançta çocuklar üzerinden büyük bir patlama yapılacağı vaat edildi ve satranç tabana indirildi. Satranç tabana indirildi gerçekten, ben buna ayağa düşürüldü olarak da bakıyorum.

Görünüşte tabana inen satranç (yani çocuk turnuvalarına ve veli ukalalığına servis edildi) yönetsel düzeyde yukarı çekildi ve kodlarından koparıldı.

Kodlar neydi? Şüphesiz Türk satrancına yön veren sporcular ile onların yaşam alanı olan derneklerdi.

Bu dönemde yani iki bin sonrası, dernekler tamamen öldürüldü, yerel yetki ve kullanım kolaylıkları merkezden paylaştırılarak bir de oligarşi oluşturuldu.

İlk dönemde bu yapının politbürosu hakemlerdi. Günümüzde ise hayalet kulüpler.

Bu iki yapı sırasıyla Türkiye’nin yönetimini belirledi. Günümüzde hakemler bir zümre olarak zayıfladı, şu anda yönetimi belirleyenler, fotoğrafını on kere görseniz siluetini akılda tutamayacağınız bir grup tuhaf adam, hayalet kulüp yöneticileri.

Milenyum, önceden sporcu üzerine kurulan sistem ve gücü devretti. Bu alanda tutunamamış, bu yüzden de kısa yoldan hakem olmuş bir alt segment yönetimi ele aldı.

Dönemin tüm aktörlerinin hakem olması bu yüzden tesadüf değildir; Olgun Kulaç, Tahsin Aktar, Sabri Koçak, Cengiz Keleş ve elbette Ali Nihat Yazıcı.

Kurgulanan yapının tutunmasını sağlamak üzere o dönemde delege ağırlığı hakemlerdeydi. Yani yönetimi seçen amil unsur hakemdi. Dönem usul usul “İlhan ağbi out, başarısız sporcudan devşirme hakem in” durumuna geliyordu.

Dönemin başkanı bir tercih yaptı.

Satrancı kültürel referans üzerinden devam ettirmek yerine, ekonomiye kaydırdı. Yani satranç kültürden sektöre dönüştü.

Haliyle bu yeni tercih yeni kaynaklar demekti.

Dönem de bu yapıya tam uyumlu bir dönemdi, milenyum anneleri ve babaları, 1960 – 1970 ana babalarından farklı olarak çalışma hayatına etkin giren ve her biri Kripton’lu Süperman ile Wolfgang Amadeus karışımı küçük dâhilere sahip üstün varlıklardı.

Her çocuk dâhiydi ve dönemin moda sektörü bankacılığa adım atan orta düzey yönetici Pelinsu için plazada anlatacağı güzel bir hikaye vardı: “Şekerim biliyorsun çok zeki, kocam Berke ile de konuştuk, satranca başlatıyoruz bu hafta”…

Dönem tüketim potansiyelini destekleyen dahası kaldırabilen hızlı bir ara geçişe tanık oluyordu.

Kredi kartları insanlara harcamayı öğretiyor; Starbucks’tan kova ile alınan kahveyle plazaya girilirken eldeki küçük notebook’ta günlük “schedule ve meeting set ediliyor”du.

Yaşam alanı beyaz yakalı için genişlemişti. Anne babaların rüyasında görmeyeceği yeni bir dünya açılmıştı.

Likya World’de 9 taksitle açık büfe animasyonlu tatil yapılabiliyor, havuz başında baby shower partileri ile yeni hayat, çocukluğunu yaşayamamış yeni nesil anne ve babalar tarafından hunharca ve hesapsızca tanımlanmaya çalışılıyordu.

Sistem de (sistemi bir metafor olarak canlı kabul edersek) bu Nişantaşı, Kızılay, Alsancak açlığını iyi anlamıştı. Her çocuk piyano kursuna gidiyor, eş zamanlı olarak binicilik, yüzme, tenis, bale, drama kursları birbiri ardına açılıyordu.

Dünyanın en çok çocuk ağlatan disiplini baleye herhalde bu dönemde Moskovalılardan daha fazla kayıt yaptıranlar bizim yeni nesil beyaz Türklerdi.

Kökü fakir olmakla birlikte satranç da bundan payını ve hakkını aldı. Parasal olarak ve hacim olarak tabii, kültür ve hukuk olarak asla değil.

YENİ HAYAT

Şimdi hakkını teslim edelim, bu devrimi yapan adam Ali Nihat Yazıcıydı. Ya da karşı devrimi…

Çünkü milenyumla birlikte dönüşen Türk satrancının geldiği yeni yer, daha doğru tarifle “yeni hayat” doğru bir hayat mıydı, yanlış mıydı bu çok ciddi bir tartışma gerektirir.

Ben satrancın pavyona düştüğünü iddia ediyorum, bunu tersinden savunacak biri oturup dersine iyi çalışırsa, o modelin aslında bir zenginleşme ve kaynak yaratma modeli olduğunu da savunabilir.

Nitekim şu anda içeriğini hatırladığım ama yerini bulamadığım bir kısa yazısında Yazıcı, iki bin sonrası kurduğu modelin, satrancı okullara indirerek insan kaynağı yarattığını ve bundan Emre Can gibi yeteneklerin süzüldüğünü izah etmişti.

Tekrar ediyorum, tüm argümanlarına karşıyım ama iyi savunulabilirse bunun bir zenginleşme ve kalkınma modeli olarak ortaya çıkarıldığı ve değişen zamanın bunu zorunlu kıldığı bir yerden savunulabilir.

Yine de vaat ettiği cennete rağmen bu kurgu sağlıksızdı.

Çünkü aşağıdan yukarıya gitmedi, hep aşağıda kaldı. Yıllarca çocuk turnuvaları ile insanların hayalleri sömürüldü.

Yukarıda betimlediğim “dahi çocuk sahibi plaza ebeveyni” zaten maymun iştahlı olduğu için, aynı anda piyanist, at binicisi ve balerin olması için çuvalla para döktüğü çocuğun peşini bıraktı.

“Küçük Cansu Niye bir Polgar Olmasın” mottosu ile başlayan yolculuklar birkaç yıl sonra, “Küçük Cansu Niye Polgar Olsun” realitesi ile olması gereken yere döndü.

Ama bir ekonomi yaratıldı. Bu ekonomi altta türev ekonomiler de üretti.

Örneğin 1980’lerde akla hayale gelmeyen özel dersler, tabana bir saldırı halinde sunuldu ve kabul gördü.

İzmir’de çocukluğunu yaşayan hiç kimse 1970’lerde Ergun ağbiden veya yerel satranç tanrısı İlhan Onat’tan ders almayı akıl etmezdi.

Çok gülünç ama döneminin en iyi oyuncusu İlhan Onat, tahmin ediyorum hayatı boyunca bir öğrenciye bile parayla ders vermemiştir. O dönemde öğrenim derneklerde veya kişisel çabalarla sağlanıyordu (Suat Atalık’ın niçin gelmiş geçmiş en büyük Türk Satranç sporcusu olduğu, bu zaviyeden ayrıca görülebilir).

Yeni ekonominin diğer aktörleri zamanla gelişti, yayıncılık, tercüme, e-ticaret, takım üretimi, youtube kanalından pazarlama… Hatta iki yazı önce görmüşsünüzdür, iş en son “yaşam koçuna” kadar düştü.

Bunlar, ekonominin legal unsurlarıydı ve yer üstündeydi (ama zarar ediyorlardı).

Asıl kazananlar ise legal olmayan taraftaydılar ve yukarıdaydılar: Bürokratlar.

İçine bir türlü giremediğimiz ve bizi sokmadıkları kozmik oda. Günlük dilde “çeşmenin başı”… İçeriğini hiç bilmediğimiz, kamu kaynakları.

Kredi kartı ile business class uçan yönetici, bir kişi ile bir günlük temsilin yeterli olduğu Baltık ülkesine kafileyle giden kurul üyeleri, en az 15’i hiç toplanmamış 20 küsur kurul…

Başkanın oğlunun yer aldığı Dış İlişkiler Komisyonu; insanlarla alay eden Tarih Komisyonu ve iki buçuk yıldır tarihçilik oynayan bir grup tuhaf adam.

Kimsenin yazmaya cesaret edemediği bir başka tabu, Türk satrancına el koymuş 3-5 aile, her yerden çıkan Yılmaz, Öney, Haznedaroğlu aileleri, satrançta hiçbir karşılığı olmayan Kıyasettin bey ve kızı.

Sistemden rahatsız olmayan tek kümenin yönetici olması, bizi o yüzden şu soruya itmeli?

Neden?

Neden eş zamanlı olarak yayıncı, sporcu,  eğitmen, turnuva yüzü görmeyen amatör her gün şikâyetten ve parasızlıktan kıvranırken sadece yönetici kesim “sefa uzmanı” gibi (Suzan sen anladın onu 🙂 ), mutluluk üzerine mutluluk resimleri veriyor?

Pardon unutmayalım, bir de Mustafa Yılmaz’dan başlayan, Emre Can’dan devam eden -Suat Atalık hariç olmak üzere- tüm büyük ustalar ve unvanlı sporcular bu sistemden çok mutlu görünüyorlar.

Oysa basit piyasa aritmetiği, altta hiçbir şeyin düzgün gitmediği bağırıyor.

Tüm aşağı katmanlarda başta özel derslerle ayakta durmaya çalışan üzere insanlar para kazanamıyor, kazansa da bu kayıt dışı, sağlıksız ve sürdürülebilir değil.

O hale geldi ki ders veren sayısı, ders alan sayısından fazla hale geldi.

Yazı uzamasın diye hukuk tarafına girmiyorum, ayrıca ele almaya çalışacağım, sadece şu kadarı: Şu anda markette size sunulan ne varsa, günümüzde neredeyse hepsi illegal.

Özel dersler bir denetime tabi değil. Bir yeteneği rahatlıkla küstürecek potansiyeldeki çapsız hocalar kayıt dışı ders veriyorlar.

Oysa sistem legal yapı içine alınsa, gerçekten iyi olan bundan kazanacak.  İyi sporcu ve düzeyi yüksek olan adam ders verecek, piyasadaki köpük silindiğinde, talep arzın üzerine çıkacak ve iki yüz çalıştırıcı yüz öğrenciye değil, on çalıştırıcı yüz öğrenciye hitap edecek.

Oysa şu anda TSF üzerinden kotarılan adamlara tanınan imtiyazlar üzerinden ekonomi körükleniyor.

Bazıları 20-30 öğrenciyi toplayıp kamp yapıyorlar.

Özel okulda okuyan bir öğrenci velisiyim, okul gezisi ile iki günlüğüne Antalya’ya gittiklerinde veli olarak iki ayrı ilin Valiliğine (İstanbul ve Antalya) ve İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğüne 3 farklı muvafakatname imzalayıp veriyoruz. Bu izinler resmi okul tarafından alındığı halde.

Oysa falanca bir hoca, resmi kurum olmamasına rağmen hiçbir idari izin prosedürünü kullanmadan (bunu da bilmeden) çocukları kampa götürebiliyor. Allah korusun çocuğun burnu kanasa, bir sinek ısırsa veya ailesinden uzak kaldığı için travma yaşasa, toleransı yok.

Üstelik bu ülke yıllar önce iki kız çocuğuna yönelik olarak çok ağır bir taciz vakası yaşadı.

Anlı şanlı bir satranç merkezi sahibi ve hocası ders verdiği küçük kız çocuklarına sistematik olarak tacizde bulunduğu için ağır cezada yargılandı, mahkûm oldu, içeride yatıyor (vakanın kökü on yıllık olmalı, yargı süreci bittiği, temyiz dahil karar kesinleştiği için yazıyorum;  ama siz siz olun, yargı süreci devam eden konularda müjde verir gibi haber yazmayın).

Bir denetim otoritesi olması gereken TSF’nin hiçbir kurs, kamp, özel ders, kulüp ve eylem üzerinde bir tasarrufu yok.

Olay ekonomi üzerinden yürüyor ama ekonomi raconuna bağlı değil; kültür öleli de yirmi yıl olduğu için ekonominin en temel ilkesini kimse konuşmuyor: Piyasa denetimi.

YAZIYI BİTİRİRKEN

Konuya iki hafta sonra devam edeceğim. İki binli yılların başı, kültürün öldürülüp şeytanının doğurtulduğu –bana göre- karanlık dönem defaatle tartışılmalı.

İşin üzücü tarafı, dünyada da işler iyi gitmiyor.

İyi gitmediğini cebe giren paradan görebilir insan, ekonomik kalkınma üzerine kurulan bu yapının vaat ettiği zenginleşme bir yana, 1980 öncesinden daha fakir bir yere varması forumlarda çokça tartışılmıyor.

1980’lerde insanlar turnuva oynuyordu.

Proje 2 milyon çocuktu, bundan büyük paralar kazanılacaktı. Ama o çocuklar hiç gelmedi.

Bunun yerine kaçmayanlardan kalanlar, yetişip eğitmen oldular, şimdi onların yetiştirdikleri eğitmen oluyor ve birkaç yıl sonra üçüncü nesil eğitmenler gelecek.

Buna karşılık maymun iştahlı plaza ebeveyni tıkandı, biraz kafası çalışan çocuğu bu havasız ortamdan kaçırıyor. Kaçırmayıp ne yapsın, kazara Facebook’ta bir tartışma izlese, görüp göreceği kara sakallı bir tomar adam.

Adam çocuğu en azından belli bir giyim kuralının olduğu biniciliğe veya yelken, voleybol gibi sağlıklı görünen bir spor dalına verir.

Yazının devamı ve bu konunun diğer varyantları iki hafta sonrasına.

Bu yalan ekonomi niçin hayalet kulüpleri, şikeyi, rantı, iki buçuk yıl iş üretmeyen kurulları oluşturabiliyor, nasıl bir kanserin içindeyiz, devam edeceğim.

Milenyumdaki büyük patlamanın Türkiye ve dünya üzerindeki etkilerini konuşmak lazım, çünkü Türkiye’de ne oluyorsa dünyada da beteri oluyor.

Bir sonraki yazıya hazırlık olması açısından bitirirken bir soru:

Siz sponsor olsanız, hangisine yatırım yapmaya ikna olurdunuz? Çocuğunuz olsa hangi spora verirdiniz?

İki dipnot, bir teşekkür:

– Ülkü Ocaklarından hiçbir tanıdığım olmadı. Ülkücü nedir bilmiyorum. Ama bir kurum için (ki vakıf statüsünde) Nazi Partisi benzetmesi yapmak başlı başına suçtur. Facebook altında alt grup yönetmek ciddi bir iş, özellikle adminler dikkat etmeli, alt grup yöneticileri içerikten sorumludur. Facebook veri sağlayıcısıdır, alt grup açtığınızda yönetici olarak içerik sağlayıcısı konuma geçersiniz. Denetim sorumluluğunuz var. Ülkü Ocakları dava açsa, yargılanırsınız.

Diğer yandan satranca siyaset girmemesi doğru bir argüman. Ancak Mahir Mete Kul’un ölümünü de siyaset üzerinden duyuran kişi samimi olamaz. Sizin fikir yapınıza uyan bir siyasi için açık olan kanallar, ters tarafta siyaset yapan için mi kapalı? Kanal Mahir Mete Kul’a açık olacaksa, Ülkü Ocaklarına da açık olacak. Ki doğrusu, ikisine de kapalı olması.

– Kapalı bir grup, kişisel veri toplayabilir mi? Hiç tanımadığınız kişilerin isimlerini, telefonlarını, illerini ve bir konuya duydukları ilginin süresini, toplayıp biriktirebilir misiniz?

Yapabilirsiniz. Yasa buna izin veriyor.

Ancak bu veri toplamadır. Veri toplama söz konusu olduğunda, veri sorumlusu tayin edilmesi ve Bakanlık nezdindeki Veri Siciline bildirim yapılması gerekir. Zira kazara o veriler (profiller, telefon numaraları) bir başka kişinin eline geçerse, veri sorumlusu yargılanır ve ceza öder.

O yüzden mahalle pizzacıları bile kişisel veri sorumlusunu tayin edip bakanlık nezdindeki veri siciline kaydediyorlar.

Kişisel Verileri Koruma Kurumu daha dün bir yatırım şirketine bu yüzden 75,000 TL ceza kesti.

Bu arada bir whatsapp grubunun satranç üzerine tartışma için kurulacağına inanan var mı aranızda?

– Bu blogun arka planında yazılarımın nereden okunduğu ve okunma sayısı ülke bazında gösteriliyor. İyi tarafı şu: Yurt dışında nerede aktif turnuva olduğunu görebiliyorum 🙂 .

Son hafta girilen yerler Estonya, Slovakya, İngiltere, Polonya, Azerbaycan, ABD, İtalya ve Arjantin, ama en çok giriş Sırbistan’dan. Okunma sayılarımdan çok memnunum, okura içten teşekkürlerimi sunuyorum.

Yazılar uzun farkındayım.

Ama burası TSF ile hiçbir bağı olmayan, oradan post beklemeyen ve sistemin dışında olan tek yer.  O yüzden uzun ve acımasız olacak.

Ufuk Sezekkaplan
(info@sezekkaplan.com)

MİLENYUM YALANI’ için 7 yanıt

  1. Mahir Mete Kul hakkında yaklaşık 170 kelime var ve siz ” Çocuklara satranç öğretmeyi seven bu genç adam, siyasi bir davadaki gizli tanık ifadesine dayanılarak haksız yere ceza evine konmuş” kısmından yola çıkarak siyaset üstünden duyuran kişi diyorsunuz. Vicdansız olduğunuz kadar samimiyetimi ölçmek de haddinize değildir

    Uşak İl Temsilcisi ile ilgili yazıda bir benzetme falan da yoktur. Sizin derdiniz apaçık benimle uğraşmaktır. Çünkü sizi ciddiye alarak cevap veren nadir kişilerden biriyim. Yalnızlık sendromunuzun tezahürü olarak görüyorum yaptıklarınızı

    Liked by 1 kişi

  2. Evrensel bey,

    Mahir Mete konusunda haklıyım. Çok iyi insan olabilir, muhtemelen öyledir. Ama siyasi yönü satrançtan baskın. Bunu yayınladı iseniz, bu bir seçimdir kimse eleştiremez. Ancak sonrasında, Ülkü Ocaklarına atfen Nazi Partisi benzetmesi ya da çağrışımı yaparsanız, çelişki doğar. Çünkü ikincisinde “satranca siyaset girmesin” diyorsunuz ama ilk referansın kendisi siyaset. Benzer bir turnuva ilanını hayatta olsaydı ve Mahir Mete bir sol dernek üzerinden verseydi, aynı tepkiyi verecek miydiniz? “Verecektim, çok tutarlıyım” diyorsanız, sorun yok.

    Uşak il temsilcisi konusunda haklı olunacak konu “santraç” yazılmasındaki özensizlikti. Nedense -sayenizde- bu tartışılmadı, öyle bir şey yazdınız ki haklı olunan konu kayboldu gitti.

    Üç paragraflık kısa yazıyı Nazi Partisi ile bağlarsanız, herkes bunu Ülkü Ocakları ile ilişkilendirir. Okuyucu, basit tüketicidir, ben de öyleyim. Okur yazıda derinlik aramaz, hızlı geçer. O paragraf bütünü içinde Ülkü Ocakları ile Nazi Partisini aynı anda görünce, ilişkilendirir. Aksini savunuyorsanız, yani Nazi Partisi ile Ülkü Ocaklarının alakası yok diyorsanız, o zaman alakası olmayan bu tuhaf benzetmeyi niye oraya yerleştirdiğinin sorar okur, haklı olarak.

    Bu meyanda size niye takayım, ben satranç oynayan herkesle barışık biriyim. Meselem sistemle. Ha sizin karanlık dünyada olmanız başka konu ama bu bir tarafa, savunduğum değerler, özünde sizi koruyan değerler. Bunun farkında olup olmamanız benim çok da olmayan yalnızlığımdan ziyade, sizin kafa karışıklığınız.

    Saygılar.

    Beğen

  3. Mahir Mete Kul’un siyasi yönü satranca bulaştırmadığı sürece beni ilgilendirmez aynı şey Uşak il temsilcisi içinde geçerlidir. Mahir’in başına gelen Uşak temsilcisinin başına gelse ya da Mahir Mete siyasi bir yapı içinde Uşak temsilcisinin yaptığını yapsaydı bugün aynı yazıları yazarım, Vicdanım bu konuda çok rahat. Okuyucu olarak soruyorsanız cevabım net, Nazi partisi ifadesini kişinin çalışma özgürlüğüne ithafen yazdım, benzetme olarak değil. Siz nasıl okuyucularınızdan minimum zeka bekliyorsanız ben de aynı şeyi bekliyorum. Saygılar

    Liked by 1 kişi

  4. Yazınıza bazı yerlerde itiraz ve düzeltmelerim var, şöyle:
    1- Ben başarısız bir satranççı değilim. Girdiğim turnuvaların büyük çoğunluğunda ilk üçe oynadım. Değerlendirmeler karşılaştırmalı ve koşullar gözetilerek yapılmalıdır. Bunu yapmazsak iş “Carlsen’den başkası satranç oynamasın”a kadar gider. İmkanım ve zamanım kısıtlı olduğu için bu kadar oldu ve faaliyetlerim yerelde kaldı. Lise 2. sınıftayken öğrendiğim ama üniversitede ağırlık verebildiğim satranç, iş hayatına atıldıktan sonra kısıtlı zamanlarda kullandığım bir rahatlama aracı olarak kaldı. Ana uğraş olamadı. Yine de o dönem (1977-1990) Ankaralı satranççılar arasında en çok turnuva oynamış ve en çok derece almış oyuncular arasındaydım. Kim başarılı kim başarısız? Bunun ölçüsü nedir? Bir de bir dala gönül vermek bir parçası olmak için ille de başarılı mı olmak gerekir? Lothar Schmid satrançta başarısız olduğu için mi hakemlik yaptı. Hafızamı zorlasam bir sürü güçlü oyuncu arasından hakem ve organizatör sayabilirim. Zaten yurtdışında durum bizdekinden farklı. Orada hakemler aynı zamanda güçlü oyuncular. Hemen aklıma gelen Slovenya’da düzenlenmiş bir uluslararası senior turnuvasının organizatörü bize milli takım hocası olarak gelen bir GM idi. Zaten olması gereken de budur bence. Satranç etkinliklerinde oyuncu dışındaki rollleri öncelikle oyunculuğu yaşamış isimler üstlenmeli. Yetmiyorsa, yoksa dışarıdan isteklilerden yetiştirilmeli ve yararlanılmalı. TSF devlete bağlandığından bu yana hiçbir yönetici buna yanaşmadı. Şimdi aklıma geldi yine Türk satranç tarihi komisyonuna bilgi aktarmış olayım, benim ilk girdiğim ve yalnızca bir beraberlikle bütün maçlarımı kazanarak birinci olduğum Ankara Birinciliği seçmelerinin hakemi de o dönemin Ankara şampiyonlarından Reşat Vekilli idi. Sanırım sene 1977 idi. Hatırlıyorum o turnuvada Suat Soylu da vardı. Zaten o dönem güçsüz oyuncu diye bir şey yoktu her katılımcının amacı birinci olmaktı. Kimse “spor olsun” diye yarışmalara girmiyordu. Şimdinin yüz ikiyüz kişilik turnvalarıyla kıyaslamayın. Belli bir güce ulaşmış iddia sahibi oyuncular turnuvalara hazırlanmadan girmek istemezler. Buna zaman ve imkanınınız yoksa yarışmalardan kaçınıyorsunuz. Ama bu dalın bir parçası olarak kalmayı da istiyorsunuz. Satranç oyunculuğunu meslek edinmişlerle bir başka mesleği yerine getirirken kısıtlı zamanlarda satranç oynayan ve satrançla uğraşan insanları aynı kefede değerlendirmemelisiniz.
    2- Satrançta başarılı olamadığı için hakem oldular diye verdiğiniz isimler çok alakasız. Yukarıda anlattım hadi söylüyorsunuz ama saydıklarınız arasında bunu yalnızca Cengiz ve benim için söyleyebilirsiniz. Diğerlerinin kayda değer bir satranç geçmişi yoktur. TSF UKD listeleri burada, FIDE ELO listeleri orada açıp bakabilirsiniz. Ali Nihat Yazıcı hariç diğer saydıklarınız Olgaç, Halıcı ve Yazıcı yönetiminde yetiştirilmiş ve yetkilendirilmiş doğrudan hakemlerdir. Ali Nihat Yazıcı önceden de hakemlik yapıyordu ve dönemin en iyi hakemlerinden biriydi. Diğer yandan ben saydığınız öteki isimler gibi TSF yönetiminin, karar mekanizmalarında yer almadım (Karar mekanizmaları: Başkan, başkan vekilleri, yönetim kurulu, MHK, denetim kurulu ve biraz da teknik kuruldur).
    Hakemliğime gelince, henüz biz bize olduğumuz 1991 öncesi dönemde Ankara’daki turnuvalarda zaten oyuncu arkadaşlarla sırayla gönüllü (ücretsiz) hakemlik yapardık. Eğer hepimiz oynamak istiyorsak o zaman Kahraman Olgaç’a müraacat ederdik. O ücretsiz yapmazdı ve aramızda para toplamak zorunda kalırdık. Ben oyuncular arasında kurallara en hakim ve onları en iyi yorumlayanlardan biriydim. Belki bu yüzden bana biraz fazla hakemlik görevi düşmüş olabilir. Yine o dönemin oyuncu olmakla birlikte hakem olarak öne çıkan önemli isimleri Kahraman Olgaç, Cem Kıran, Cezmi Karabel idi. Buna rağmen muhalif karakterim (yanlışlara sessiz kalmamak) yüzünden TSF devlete bağlandıktan sonra hakemlik belgesini en son alanlardan biriydim. Son iki dakika kuralı çıkmasaydı belki belgem de aldığım görev de hiç olmayacaktı. Cem Kıran ve Cezmi Karabel’in değerlendirilmemesi ise hakemlik müessesi bakımından büyük kayıp olmuştur.
    3- Ülkemizde satrancın çocuklara düşmesinin neredeyse çocuk sporu olmasının tek sorumlusu 1991 sonrası TSF politika ve yöntemleri değildir. Payı vardır evet ama esas sorun ekonomik yapımız ve buna bağlı ve buna göre düzenlenmiş eğitim sistemimizdir. Ülkemiz insanının çoğunluğunun zamanı ve parası yoktur. Tezlerinizi kurarken bunu gözardı etmeyin. 5+3+3 iken ilkokul düzeyindeki çocukların satranç oynamaya zamanı vardı. Tadını onlar çıkarabiliyordu. Madalya onlar için büyük ödüldü. Hala öyle. Ama büyükler için öyle değildi. Açık turnuva düzenlediğimizde büyükler, “ödül yok niye katılalım” diyorlardı. TSF forumu varken düzenlenen açık turnuvalar “gazozuna turnuva” diye topa tutuluyordu. Turnuvaya katılmak satrancınızı ilerletmek için paraya da zamana da ihtiyacınız vardır. Ülkemizde süregelen eğitim polikaları kapsamında ve sonrasındaki iş rekabeti koşullarında satrançla profesyonel olarak meşgul olmanın olanağı yoktur. Eğitim sistemimizin ekonomik kaygılarımızın bir sonucu olarak satranç çocuk sporu olmuştur. Genç ustalarımız da bir yere gelip tıkanıyorlar niye? Çünkü hayatlarını kazanmak zorundalar. Kendilerini bırakıp eğitimci oluyorlar. Artık bakıyorum üniversite bile bitirmeden belli seviyeye gelen oyuncular satranç antrenörü oluyor. Kendini geliştirmek yerine çocukları geliştirmeye odaklanıyor, para kazanmayı seçiyor. Bir söyleşisinde Ipatov belirtmişti mealen “Artık 2700 altı oyuncların satranç oyunculuğu ile geçinmelerine imkan yok” demişti. Bu koşullarda her şeyi bir kenara bırakıp nasıl “ben yalnızca oyuncu olacağım” diyebilirsiniz?
    4- Dernekler döneminde ortalık süt-liman değildi. Bir tek İSD faaliyetleri yazdıklarınıza uyuyor. “Evet lokaller kötüydü, küçüktü” demişsiniz, yoktu ki kötü-küçük olsun! Ankara Satranç Derneğinin adresi bir müteahhitin iş yeri idi. Sonradan kahve adres verildi. Biz Ankara’da turnuva düzenlemek için dokuz doğuruyorduk. Çoğu kez imdadımıza o dönem çevresi geniş olan Hüseyin Saltık yetişiyordu. Başta Hukukçular Derneği olmak üzere birçok derneğin lokalinde yalvar yakar bir haftalık izin alıp misafir oluyor, turnuva yapabiliyorduk. Ajurnelerimizi evlerde tamamlıyorduk. Ulusalararası turnuvalara katılmak için de hiçbir olanağımız yoktu. İzmir de sorunluydu. Sanırım turnuvalar briç lokalinde yapılıyordu. Bu da fazla uzun sürmedi. Onların sorunlarını da Onat, Doğantuğ, Olgaç gibi isimlerden dinlemiştim. Çok faal olamadıklarını biliyorum ama ayrıntılar hatırımda değil.
    5- İl Temsilcisi müessesesi Türk spor teşkilatı yapısında var. 1991 yılında Satranç Federasyonu Türk Spor Teşkilatının bir parçası olunca bu müessese satranç yönetimine dahil oldu. 2000’den sonra değil. Bu sistemi TSF’yi yönetenler kurmadı, geliştirmedi. Spor Bakanlığına tabi olunca TSF faaliyetlerinin bir parçası oldu. Hatta ilk zamanlarda TSF’den bağımsız çalışıyordu. Ali Nihat Yazıcı il temsilcilerine, atanmalarına müdahil olabilmek için çok uğraştı. Şimdi il temsilcilerinin yönetimi ve atanmasında büyük ölçüde TSF söz sahibi. İl temsilcisi sisteminin özü şu. TSF’nin değil GSGM İl spor müdürlüklerinin elemanı ve bütçesi var. Kolaylıkla turnuva düzenleyebiliyor. Malzeme, hakem, yer sorunu sıkıntısı yok. Kuşkusuz bunlarda yüksek standart, kalite aramazsanız. Bu sistemi bu haliyle ben de onalyamıyorum. Suistimale, kayırmacılığa ve fırsatçılığa izin veriyor ve rekabetin önünü kapatıyor. Ama yerine başka bir sistem oturtmak için çalışmak ve tartışmak gerekir. Diğer ülkelerin bu sisteme ihtiyacı olmayabilir ama fikir üretirken bizim yurttaşlarımızın kısıtlı bütçesini gözardı etmemek gerekir. 1991 öncesi bu kadar çok turnuva düzenleyebiliyor muyduk? Bunda il temsilciliği sisteminin ve olanaklarının rolü yok mu? Bence bu sistem korunmalı ama iyi yönetilmeli. İl temsilciliği tekel olmamalı. Başka denetimli kurumsal yapıların oluşmasına da yol açmalı.
    Sabri Koçak

    Liked by 1 kişi

  5. Yazı yazılalı çok olmuş ama ben yeni gördüm 🙂
    Adım geçtiği için kısa da olsa bir cevap vereyim de mümkünse burada dursun istiyorum.
    İlk resmi, yani UKD hesaplarına dahil turnuva hakemliğimi 1990 Kasım ayında yaptım. Ondan üç ay önce yapılan Türkiye Gençler Şampiyonasında 3-5.lik derecelerini paylaşmış, ek maçlarla 4. olmuştum.
    1990-2004 arasında hakemlik ve oyunculuğu beraber götürdüm. Bir B milli takımı olsaydı bir kaç defa girmiş olurdum. Tutunamamak diye bir tabiri benim için kullanmanız olmamış, satranç oyunculuğunu tutmayan benim. Meslek sahibi bir mühendis işi gücü bırakıp milli takıma girse ne olacak, eline ne geçecek? Canım istediğinde oynadım, canım istediğinde hakemlik yaptım. Yaptığım işten keyif aldım ve yararlı olmaya çalıştım.
    Kısa yoldan hakem olmayı ise anlamadım. Hakem olduğumda UKD ve ELO hesaplamayı, unvan kurallarını vs bilen bir iki kişiden birisiydim ve henüz 20 yaşındaydım. Hakem olarak daha çok akılda kalmamın haklı sebepleri var elbet. İyi bir hakem olduğum hem diğer hakemler ve hem de üst seviye oyuncular tarafından kabul görmüştü. MHK başkanı olduğumda 29 yaşındaydım. Hulasa, FIDE satranç kurallarını şekillendirme aşamasında ilgili kurulda çatır çatır tartışan birine “kısa yoldan hakem oldu” demeniz ve Türkiye Şampiyonu olan ustayı iki hafta sonra vezir fedası yaparak yenen satranççıyı sadece hakem olarak görmeniz satranç geçmişinizin ve kültürünüzün bazı eksikleri olduğundandır. Zararı yok, bilmeyebilirsiniz, kimse mükemmel değil 🙂

    Beğen

  6. Yok benim mükemmelliğimde sıkıntı yok 🙂 . Orada iki ayrı paragraf var ve bölerek okumak lazım. İlki, tutunamamış hakemlerin yönetimi devralması, sonraki ise sizin de sahil olduğunuz dönemin meşhur hakemlerinin ifade edilmesidir.

    Yine de sübjektif bir konuya yani sizin ne kadar iyi bir sporcu veya hakem olmanıza takılmayın (ilginçtir Sabri bey de buna takılmış), evet insan kendisini seven bir mahluktur, bunda bir sorun yok ama, günümüzde sorun daha makro seviyede, ülke kanalizasyona batmış durumda ve bu kanalizasyonun ne kadar güzel bir süs havuzu olduğunu anlatan bir yönetime sahibiz.

    Yine de yazınıza teşekkürler, süratiniz beni gülümsetti. Sanırım bu hızla, 2023 sonu gibi bugünün sorunlarına yetişebilirsiniz. Bekleriz 🙂 .

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s