SAHTE PEYGAMBERLER

Diyelim hekimsiniz, 3 kuşak, dededen gelme bir aile geleneği içinde yetişmişsiniz ve bir muayenehaneniz var. İşinize de saygı duyan bir insansınız.

Günün birinde kapı çalınıyor, içeri giren bir kişi önce işinizi öğretmeye başlıyor ve sonra yaptığınız işin aslında hekimlik olmadığını, bundan böyle meslek tanımınızın değiştiğini, “hacematçılık, üfürükçülük, ve fenni sünnetçilik ” ile tıp hekimliğin birleşmesi gerektiğini anlatarak sizinle röportaja girişiyor.

Bundan otuz kırk yıl önce, İzmir Satranç Kulübüne satranç bilmeyen biri girip de “bundan böyle Akıl Sporları Oldunuz, Briç ve Satranç birleşti” deseydi, İlhan ağbi Kenet Sitesinin kapıcısından işe başlardı: “Kaç kere söyledik evladım içeriye seyyar satıcı sokmayın diye”.

Şimdi başlarken iki soru ve sorunsal:

1- Mesleğe saygı duymak ve toz kondurmamak şımarıklık mıdır, saygı mıdır?

2- Satranç nedir? Bir profesyonel uğraş mı (meslek mi) yoksa kapıyı her çalan seyyar satıcının gireceği bir kapısız ev mi?

PROFESSION

İkincisinden başlamak gerekirse:

Geçmişte çok konuşulan satranç sanat mıdır, spor mudur, bilim midir sorusu belki de eksik bir soruydu. Satranç sporcularının geçmişten günümüze gelen sefaletini (SSCB dönemi hariç) dikkate almak gerekirse, problemin belki de sorunun kendisinde olduğunu düşünmemiz gerekir.

Zira satranç bunlardan hiçbiri değildi.

Yukarıda sayılanlardan bir şeyler içermekle birlikte, mutlak anlamda satranç daha farklıydı.

Rasyonel bir tanım yapıp minimumları da bu ana tanımın üzerine kurmak gerekliyse, satrancı bilim, spor veya sanat kabul etmek yerine daha akıllıca davranıp, bir iş, meslek veya İngilizce tanımı ile bir “profession” kabul etmek lazımdı.

İnsanlar Alekhine’de sanat, Capablanca’da bilim falan ararken, yüzyıllar süren bu parasızlığın ve mesleği idame eden birkaç büyük dehanın maddi koşulları ile hiç ilgilenmediler.

Başka spor alanlarında, teniste örneğin, bu tartışmalar yoktur. Tenis kültür müdür, bilim midir, sanat mıdır, Federer’in umurunda olmaz. Federer ve ekibi bu tartışmalardan çok Rolex sponsorluğu, Nike forma reklamı, Wilson kontrat maddeleri ile ilgilidir.

Orada tenis sporunun geleceği daha çok üstyapıda elde edilen geliratın ne olacağı üzerine döner. Herkes, aracısından, sporcusuna kadar tek bir hedef için çalışır. Bireysel geliri arttırmak!

Wimbledon’ı örneğin, bir seneliğine Afrika Yararına ve ödül vermeden düzenleyemezsiniz.

Yeri gelmişken söyleyeyim. Tüm sporlar, en tepedekinin etrafında döner. Güneş, en tepedeki sporcudur, hiçbir sistem alttan gelip gelmeyeceği belli olmayan yetenekler üzerine kurulmaz.

Aşağıda geleceğiz ama işin para üzerine kurgulanması yanlış değildir. Hatta iyidir, zira profesyonel kurallar, profesyonel formatları beraberinde getirir.

Aksi halde ekonomi, çok acımasız bir bilimdir, kuralına uymayanı kısa sürede cezalandırır.

(Tenisten örnek verdik: Sıradan bir tenis sporcusuna -isterse 5 yaşından yeni gün almış olsun- sokaktan birini getirip “tenisi artık raket sporları içine alacağız, masa tenisi ve badminton ile birleşme zamanı geldi, ne düşünüyorsunuz” diye soramazsınız, yaşı tutuyorsa kendisi, tutmuyorsa, babası tokadı basar).

Hayatımız ve eve para götürmemizin varlık nedeni, yaşam standardımızı belirleyen olgu bu kadar basittir: Sahip olduğumuz işimizdir.

Şüphesiz her işin, uğraşın kültürel tarafı var, bilimsel yönü olduğu gibi. Ama kavramı fazla soyut ve metafizik olgulara bağlamamak lazım; zira çok hamaset ve metafizik bağışıklık sistemini zayıflatıyor; bu da hamasetten başka hiçbir sermayesi olmayan cincilerin, muskacıların, seyyar satıcıların kapıdan içeri girmesine sebep oluyor.

Türk satrancı da dünya satrancı gibi ekonomiden bağımsız değil. Ekonomi her şey ve belirleyici!

Dışarıdan bir gözlemci olarak benim basit kanaatim, satrancı bu zaviyeden gören en gerçekçi kişinin Robert James Fischer olduğu yönünde.

Fischer sanırım 15-16 yaşlarında birden ergen kıyafetini, kazağı falan atıp, takım elbise giydi ve belli bir kesitten sonra temsil kabiliyeti olarak hep en üst düzeyde dolaştı.

Para almadan röportaj vermedi, herkesle koyun gibi muhatap olmadı, rivayete göre Kissinger tarafından Beyaz Saray’a davet edildiğinde bile bunun karşılığının ne olacağını sordu.

Günümüzde dünya seviyesinde satranca maddi kaynak sağlamak isteyen üst düzey aktörler, örneğin Carlsen nasıl bir yönelim içinde, üst seviyede bu işler nasıl tartışılıyor (veya tartışılıyor mu) bilmiyoruz ama satrancı “profession” kabul etmek, onu bilim, sanat veya spor olarak kabul etmekten daha önce gelmeli bana sorarsınız.

Satrancı “profession” olarak kabul etmenin bir faydası daha var, uzmanlık veya meslek (profession bu ikisini karşıladığı için yazdım) bu alana her aklı esenin girmesini engelleyen sağlam bir duvar, bir emniyet sistemi.

Şimdi aşağıdaki tuhaf adama gelelim:

İŞE SAYGI

Adı İsmet Ergin.

Satranç bilmiyor, muhtemeldir kurallarından habersiz, çok zorlarsanız rok atmayı falan deneyebilir ve başaramaz, çünkü önce kaleye dokunur.

Bir süredir Türk Satrancını Türk Brici ile evlendirmek gibi tuhaf bir misyon edinmiş görünüyor.

Daha tehlikelisi, aklına estikçe “Akıl Sporlarından” bahsediyor, satrancın kategorik olarak burada yer aldığını bize anlatıyor.

Mesela bu işleri kendince pazarladığı web sitesinde 30 Haziran 2018 tarihli “Merhaba” başlıklı ilk yazısına bakalım (https://itp.tv.tr/yazarlar/ismet-ergin/merhaba/61/ ):

“Sevgili Briç sever dostlarım,  Aşağı yukarı 40 yıla yakındır briç oynarım. İnsan bu kadar uzun yıllar bir işle haşır neşir olunca yazabileceğim en iyi konu briç ve satranç diye düşündüm. Bu hafta size Türkiye’de ve Dünya’da bir ilk olan briç ve satranç televizyonunu anlatacağım”.

Şimdi giriş başlı başına korku filmi gibi.

Kırk yıldır briç uzmanı isen briç hakkında yazarsın. Mantıken , satranç hakkında yazamazsın.

Tekrar okuyalım:

 “Aşağı yukarı 40 yıla yakındır briç oynarım. İnsan bu kadar uzun yıllar bir işle haşır neşir olunca yazabileceğim en iyi konu briç ve satranç diye düşündüm”.

Memnun oldum, ben de kırk yıldır midye dolmayı bol limonlu yerim, bu kadar yıl bu işle haşır neşir olunca, Türkiye’deki Balık Türleri ve Kıyı Balıkçılığı hakkında 🙂 …

Bu deli saçması ilk başta unutulmuş bir web yazısı olarak kalsa herhalde bu yazının da yazılması gereği doğmazdı. Malum, bu satırların yazarının başka işleri de var hepimiz gibi; bu sebeple bana ne senin bricinden ve kırk yıldır yediğin midye pilavından.

Ancak çok kısa sürede, yani, bu saçmalığın çıktığı 30 Haziran 2018 tarihinden sonra bu figür, birden şahlandı ve adım adım Türk Satranç Federasyonu ile içli dışlı oldu. Neredeyse de bir yıldır, AKIL SPORLARI gibi bir ihanetin, sözcüsü haline geldi.

Çok fazla reklamını yapmak zorunda kalacağız ama cahillik teşhir edilmeden maalesef somutlaştırılamıyor.

Mesela yakın zaman önce bu kişi yine web sitesinde, üniversite sınavlarında başarılı olan öğrencilerle satranç arasında bağ kurabilme cesareti gösterebiliyor. Şu yazıyla:

Akıl Spoarları Başarıda Tavan yaptı!

Satranç oynayan 20 çocuğumuz sınavda tam puan aldı. 50 Çocuğumuzda sınavda 1 veya 2 yanlış yaptılar. Buda gösteriyor ki akıl sporları yapan çocuklarımızın hem eğitim hayatında hem de yaşamda yaşıtlarından daha önde hayata başladıkları bir kez daha kanıtlanmış oldu. Briç ve Satranç tv olarak her fırsatta söylediğimiz bütün kötülüklerin pan zehiri olarak düşündüğümüz akıl sporlarının daha geniş kitleler tarafından oynanmasını sağlamanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Sınavlarda başarılı olan bütün çocuklarımızı tebrik ediyoruz.”

https://itp.tv.tr/akil-spoarlari-basarida-tavan-yapti/2050/

Akıl Spoarları yazan ben değilim, içerikteki yazım hatalarından da -tahmin edebileceğiniz gibi- sorumlu olmadığım gibi.

Diğer yandan “Akıl Sporu” (veya Akıl Spoarı 🙂 ) diye bir şey zaten yok ama velev ki uydurdun “spor” kelimesini yazmayı becermek lazım.

Şimdi, satranç bilmeyen, satranç deneyimi olmayan, hayatında hiçbir turnuva oynamamış, teknik tabirle “satranç cahili” birinin bir web sitesi açıp bol kepçeden kendisine misyon yüklemesi, bu ülkede olmayacak şey değil.

Veya düzeltelim: Sadece bu ülkede olabilecek bir şey 🙂 .

Buraya kadarı yine bir ölçüde sindirilebilir.

Ancak tuhaf olan, geçen çok kısa zamanda, bu sahte peygambere iman etmeye hazır olmuş birçok insanın, mürit kontenjanından sıraya girmesi. Bu ise ilginç bile değil, acıklı ve hastalıklı bir durum.

Briç ve Satranç TV adı altında faaliyet gösteren bu adamın, sanal ortamdaki oldukça kalitesiz yayınına Vahap Şanal, Mert Erdoğdu, Batuhan Daştan falan çıktı.

10 yaşındaki üç çocuktan veya kuvvet derecesi 1050 olan Berkecan ile Pelinsu’dan bahsetmiyoruz.

Bu meşrulaştırma çabaları kimin telkini ile oldu ayrı fasıl. Belki TSF. Belki değil.

Ama akabinde veya eş zamanlı olarak bir başka sporcu, Deniz Seyhanoğlu bu adamın “IP TV” adlı web sitesinde, kahvehane kâğıt destelerinin cirit attığı bir sanal ortamda Satranç Psikolojisi dersleri vermeye başladı.

Gerçekten inanılmaz.

Bazen bizim büroda çocuklarla uydurduğumuz bir sokak teorisini haklı kılıyor “Çok parasız kalırsan kozmik liderliğini ilan et ve Neptün halkıyla her akşam konuştuğunu ileri sür. Tahminen 1,000 mürit bulursun. Her birinden 1,000 dolar toplarsan, Cenevre gölü sırtlarına yerleşebilirsin”.

Belki buraya kadarı karışık gelmiş olabilir, kısaca özetleyeyim:

– Satranç bilmeyen, briç oynadığını söyleyen bir adam var.
– Aşağıda belirteceğim gibi asıl işi uydu antenleri satmak,
– Bu kişi bir gece “Akıl Sporları” kuracağım diye ortaya çıkıyor,
– Briç ve Satranç TV kurdum diye ergen bir çocuğun kuracağı bir web sitesi açıyor,
– Bu tuhaf adamı ve girişimi ciddiye almamak ve reddetmek gerekirken, TSF, büyük ustalar ve orta karar sporcular birden bu tuhaf adamın ve bu tuhaf girişimin ekran yüzleri oluveriyorlar.

Yukarıda yazdım, benzetme falan değil, çok net iddia ediyorum:

Bu adam seksenli yıllarda İlhan Onat’ın veya Nevzat beyin olduğu ortam girip bu denemeyi yapsa muhatap alınmaz, olan, “sana kaç kere içeriye seyyar satıcı almıyoruz demedik mi evladım” diye, Kenet sitesinin kapıcısına olurdu.

Peki Sporcular mı Ezik?

Acaba TSF mi bilmediğimiz bir nedenden dolayı bu “geçmişsiz”, hiçbir satranç niteliğine sahip olmayan, ne iş adamı ne sporcu ne de profesyonel yönetici diyebileceğimiz bu adama sahip çıkıyor? TSF mi sporculara baskı yapıyor, gidin bu adama röportaj verin diye?

Siyasi baskı desem, adamın iş profili gerçekten çok zayıf, siyasi bir angajmanı yok düzeyinde.

Biri bunu açıklamalı.

Açıklamalı çünkü adam TSF üzerinden ve TSF organizasyonlarının yayınını yapıyor (yayın denirse), Türk Satrancı adına konuşuyor, büyük ustalar adamın huzuruna çıkıp röportaj veriyorlar, Deniz Seyhanoğlu herhalde dokuz on ders veriyor (Satranç Psikolojisi adı altında).

Bir açıklama mutlaka olmalı zira Hüsnü Özyeğin’den, Muhtar Kent’ten veya satranca sermaye koymaya karar vermiş yabancı bir fonun Türkiye temsilcisinden bahsetmiyoruz, Kadıköy’de 160 dolar sermayeli bir uydu antenciden, sıradan bir küçük esnaftan bahsediyoruz.

Sporcu değil, satranç bilmiyor, briç camiasında ne konumu var bu da belirsiz, siyasi bir figür değil, sponsor değil, Türkiye’de hiçbir makul kurumda adı geçen bir yönetici değil.

Bunun yanısıra gelişi çok tehlikeli bir geliş:

1- Briç ve satrancın birbirleriyle bir ilgisi yok, evlenmeleri için bir neden yok,

2- Briç ve satrancı bir arada anmak, bunu Akıl Sporları diye bir kategoriye koymak, bilenler için zaten başlı başına bir ihanet.

3 – Satrancın spor olarak tanınması, satranç kelimesi altında bağımsız Federasyon olması, doğru ya da yanlışları ile geçmişte büyük bir mücadele ve acı ile gerçekleşmiş bir kazanım.

Bunun durup durduk yerde kaybedilmesi için hiçbir neden yok.

Bu adam kim oluyor ve Satrancı, Mangala, Okey, Tavla, Dama gibi akıl oyunlarına kategorik olarak eklemleyip, kendi kendine statü yaratıyor?

Uydu antenciden bahsediyoruz yahu !

TOPTAN VE PERAKENDE ALIM VE SATIMI VE PAZARLAMASI…

İsmet Ergin, İstanbul Ticaret Odası kayıtlarına göre 10 bin Lira sermayeli ve İ.T.P. İNTERNASİYONAL TELEKOMİNİKASYON PAZARLAMA SANAYİ VE TİCARET LİMİTED ŞİRKETİ unvanlı bir şirketin sahibi.

Unvandaki İnternasiyonal ve Telekominikasyon kelimelerini de ben yazmadım, hata bana ait değildir (bu adama biri sevabına imla kılavuzu hediye etmeli).

Şirket 1992 yılında kurulmuş. Ana sözleşmesindeki faaliyet alanı ise kısa ve net:

“Her nev’i televizyon, video, kamera, video makarası, ses kayıt cihazları, makaralı teypler, ekolayzer, uydu anteni, kamera çekim ve çekim malzemeleri, yansıtıcı, uydu sistemleri imalatı, ithalatı, ihracatı, toptan ve perakende alım ve satımı ve pazarlaması…”

Okur bazen, gerçek meslekler ile satranç üzerine kurulan çarpık ilişkileri yazdığımda, insanların işini küçümsediğim yargısına ulaşabilir.

Küçümsemiyorum. Sadece eşyaları odaya doğru yerleştirmemiz lazım, buna dikkat çekiyorum.

Uydu anten, uydu anten odasında yer alır. Talaşlı Üretim Öğretmenliği de kendi odasında. Ne biri ne diğeri, satrancın olduğu odaya ya da salona giremez. İlgisi yok çünkü (çamaşır bezini veya tornavidayı kristal vazonun yanına koymuyorsanız tabii).

Uydu anten satıcılığı kendi aleminde saygı duyulacak bir iştir. Çatıya uydu anten taktıracağım gün, buna tekrar iman edeceğim.

Ama konunun satranç ile ilgisi yok.

Tıpkı Talaşlı Üretim Öğretmenliğinden mezun olmanın, Satranç Psikoloji uzmanlığı ile akalasının olmaması veya Türk Satranç tarihini yazıyoruz diye aralıksız kuru pasta indiren zevatın, tarih ile ilgisinin olmaması gibi.

Bunları acımasızca teşhir etmemiz lazım.

İsmet Ergin’e dönecek olursak, tek hissedar olduğu bu iş yeri 1992’de kurulmuş, 2003 yılında ortak değişikliği olmuş (herhalde Ergin’e devredilmiş) ve bugüne kadar hiçbir kayda değer ticari faaliyeti olmamış bir dükkân. Yeri de Kadıköy’de Abidinpaşa iş hanında.

Hepsi bu kadar…

Konunun ne yayıncılıkla, ne satrançla ne de itilmeye çalışıldığımız “Akıl Sporları” ile ilgisi var.

İsmet bey web sitesinde şunu söylüyor:

“Biliyorsunuz yaklaşık iki ay önce 1992 yılından itibaren Televizyon yayıncılığının içinden birisi olarak gene en iyi bildiğim işlerden birisini, internet üzerinden tematik yayın yapan sadece akıl sporları Briç ve Satrançla ilgi programlar yayınlayan, bir web tv kurdum. Dünyada bir örneği yok.”

Sermayesi 160 dolar olan bir şirket, televizyon yayıncılığının değil, televizyon tamirciliğinin kıyısından geçemez, bu bölümü elbette doğru değil. Dünyada değil, Rodezya’da bile kırk tane örneği vardır ayrıca.

Kaldı ki televizyon yayıncılığı çok küçümsenecek bir saha değil, hangi sıfatla yer aldığınıza göre oldukça yüksek sermaye ve yüksek profil gerektiriyor.

Yapımcı veya ekran yüzü olarak Uğur Dündar için bunu söyleyebiliriz, Mehmet Ali Birand, Cüneyt Özdemir veya Ali Kırca için de. Sermayedar veya kurucu olarak geçmişte Cem Uzan, Erol Aksoy, Nuri Çolakoğlu, Ufuk Güldemir; günümüzde Demirören ailesi falan. Ama asla 160 dolar sermayeli dükkan sahibi için değil. Delirmenin de bir sınırı var.

Özetle sahte peygamber gibi “ben deyince oldu” günümüzün realitesine uymuyor, Türk satranç camiası (çok şükür) henüz Gülkız Tulay aklının üzerinde. Salt arzu ettiniz veya ilan ettiniz diye, ne yayıncı olabilirsiniz ne satranç adamı.

Türk satrancında muhalefet “sen git ben geleyim, popoma yer edeyim” havasından maalesef çok çıkamadığı için, bu tür sistemsel sorunlarla pek ilgili değil. Bugüne kadar bu adamın konuşulmaması ve iyi saklanabilmesi belki bundan.

Ama boşluk bir yere kadar, günün birinde sizi teşhir eden biri çıkabilir.

Şimdi, özünde anten satıcısı olan bu kişinin yayın yaptığı abartma, hatta bu bir yayın falan da değil, sıradan bir web sitesine video yükleme. Dijital yayını youtube veya benzeri küçük portallardan çocuklar her gün yapabiliyor. Ortada televizyonculuk, yayıncılık yok.

Buradaki şişirme ve kendini olduğundan çok farklı göstermenin arkasında ne olabilir, bunun özünde bizi hiç ilgilendirmemesi gerekiyordu.

Ama ilgilendiriyor çünkü bu adam hiçbir görevi, yetkinliği ve özelliği olmadığı halde, sadece “yayıncıyım” abartması ile değil, “briç bilirim ve satrançtan anlarım” havası ile de hayatımıza müdahale ediyor. Dahası hiç bilmediği satrancı kafasına göre, yeni bir dünyaya itip, orada alt kategorizasyona tabi tutabiliyor

Sabır edebilenler için aşağıdaki videoda çok hikmetler var :), sanırım derdimi de izah edebilir (tercihen ilk 20 saniye ile yetinebilirsiniz):

Evet, kâğıt destelerinin dans ettiği bir ortamda, satrancı briç ile evlendirecek adamı takdimimdir. TSF yönetimi de bu kutsal nikahın -tabii olursa- nedimesi olsa gerek.

ARKA PLANDA TSF NİYE SAHİP ÇIKIYOR?

Buraya kadarı da oldukça gerçek ötesi ama “bu ülkede neler olmuyor, bu da olur” derseniz, haklısınız.

Asıl şaşırtıcı olan, Türkiye Satranç Federasyonundan bu adama tanınan imtiyazlar.

TSF her nedense bu adamın brici öne alarak ve satrancı arkasına ile yerleştirerek (Briç ve Satranç TV) yaptığı propagandaya ses çıkartmıyor. Oysa satranç, TSF’nin koruması altında olması gereken bir ibare ve bir değer. Ülke, ülke olsa, kimse satranç ibaresini böyle ulu orta kullanamaz. Yasal otorite müdahale eder.

Dahası, bu propagandayı yapanın elli kuruşluk satranç aklı olmadığı halde “Akıl Sporları” adı altında uydurulan Briç Satranç evliliğine TSF itiraz etmiyor. Bu da beni şahsen, özellikle bir yere mi itiliyoruz diye düşünmeye sevk ediyor.

Malum, TSF Başkanının satranç bilmemesi onun açısından bir kompleks, bunu artık biliyoruz.

Aşkın Keleş için de öyle (yoksa koca Mali Genel Kurulda bir yönetici kürsüye sadece “ben satranç biliyorum” demek için çıkar mı? Düşünün kaç yıllık yöneticisiniz ve kürsüye davet edildiğiniz tek konu, alfabenin ilk harfini bilip bilmediğiniz).

Acaba bu kompleks, zamanla bir nefrete ve bu nefret de “ait olamadığınız” o toprağı bir harabeye, bir yangın yerine çevirmenize bir psikolojik alt gerekçe mi oluyor?

Satrancı durup durduk yerde, AKIL SPORLARI gibi tamamen aptalca ve esnaf çorbası kıvamındaki bir yapıya sokmanın gerekçesi ne olabilir?

Nilüfer abla bir ara “Mangala” işine merak sarmıştı (hoş 3 yıl önce de Yekeler ile on bin takım dağıtıyordu o da ayrı. Öncesinde de Ivashchenko’nun Chess School 1 kitabı falan 🙂 , yani Nilüfer abla çok tekin değildir); Betül Cemre Yıldız İzmir’de Robotik eğitimleri veren yer işletiyor ve bunu satrançla yan yana getirerek yapıyor.

Özetle satranç bilmeyen anne, satranç sevmeyen abla, satranç umurunda olmayan hemşire ile ortak bir kanaat birliği mi var bir yerlerde?

Varsın Satrancın yanına Mangala, Dama, Tavla, Briç gelsin, okeycileri şimdilik dışarıda tutalım, tepki alır, ama monopoly, kızma birader ve amiral battı fena olmaz ha !

“Akıl Sporları Federasyonu Başkanı da çok havalı oldu valla, ayrıca ben kızma biraderdeki piyonlara ve tavla pullarına herkesten daha çok elimi değdirmişimdir, bunu söyleyenler, FIDE’nin ilk 100 listesinde mi yer alıyorlar !”

NİYE BATIYORUZ?

Çünkü ekonomi bir canlı organizmadır ve çözümlerini dikte eder. Ekonomiye aykırı olan bir davranış kısa vadede yaşasa da akabinde yok olmak ve yok etmek durumundadır.

Ekonomi yüksek düzeyde değişkendir, sürekli gelenler gidenler vardır.

Ancak ekonomide uzmanlık ile meslek olumlu yönde kesişir, ne kadar uzmansanız ekonomi biliminin o kadar faydasını görürsünüz. Tersinde de uzmanı olmadığınız adamı zorla o professionın içine sokarsanız, sırf adamı değil, işi de batırırsınız. Bu ilkesel bir durumdur.

Ayrı bir yazının konusu olmakla birlikte, Türkiye’de satranç dergisi yayıncılığının batmasının alt sebebi budur aslında. İşi yapanın işin en temel ilkelerine saygı duymaması. İşini ve kapının önünü temiz tutmak.

Sen iki gecede kafadan uydurduğu kötü aforizmalarla, hiçbir bilimsel dayanağı olmayan klişeleri “Satranç Psikolojisi” olarak yazan adama karşı çıkmazsan ve onunla savaşmazsan, toprağını ilelebet kaybedersin.

Oysa tersi oldu, yayıncı, muskacının yanında saygı duruşuna geçti. Ekonomi tanrısı da haliyle bu duruma acımadı, temel ilkeyi uyguladı. Sahanı temiz tutmazsan, alıcıları kaçırırsın.

Çünkü ekonomi gerçek matematiktir, kültürü daraltırsan, senden olmayanı içeri sokarsan, kıymetli evin bir zaman sonra her elini kolunu sallayanın içeri girdiği bir hana dönerse, önce sıvalar dökülür sonra temeller yıkılır.

Bu ilkesizlik yüzünden bugün okuduğundan çok kitap yazan yazar; öğrenciden fazla çalıştırıcı, sporcudan çok bürokrat var. Haliyle satranç bilenden daha fazla, satranç bilmeyenin sesi çıkıyor.

Durum İsa öncesi zamanlarda 300-400 peygamberin Kudüs veya Beytüllahim sokaklarında tur attığı çağdaki gibi.

Her köşe başından bir sahte peygamber, kendi dinine birilerini davet ediyor.

Kimi 160 dolar sermayeli şirketi ile “yayıncılık yaptım” diyor, kimi “kişisel gelişim ile ilgili çok kitap okudum” deyip koçluğunu ilan ediyor, kimi ana dilini bilmediği ülkede satranç geçmişini ispat edemeden, psikoloji biliminin sosları ile bize iki kutsal kitap hediye ediyor.

Bu bağlamda “Akıl Oyunları” veya “Akıl Sporları”, sahte peygamberlerin size sunduğu yanlış, cahilce ama bir o kadar da tehlikeli bir saha.

Türkiye Satrancı tüm günahlarına rağmen briçle, mangala ile ne olduğunu henüz bilmediğimiz kahvehane sporları ile (okey, dama, bezik, her ne ise) halvet olmayı hak etmiyor.

Uydu antenci bu işten para kazanmak istiyor olabilir.

Şaşırtıcı olan ona bu kapıyı açmaktaki ezikliğimiz. Ben uydu antencinin yayınına çıkan 3 Türk büyük usta saydım, belki daha fazlası vardı, görmedim.

İlhan ağbinin zamanında “derneğe seyyar satıcı sokmayın kardeşim” diyerek kapı görevlisini paylayacağı günlerden bugünlere nasıl düştük, bu eziklik midir, kendini tanımamak mı, baskı mı, edinilmiş çaresizlik mi?

Çünkü her ortamda deli veya meczup çıkar.

Bunu mahallenin delisi olarak gördüğünüz sürece sorun yok. Ama deli çok kısa zamanda mahallelinin kiminle evlenip kiminle yaşayacağına karar verir hale gelmemeli. Kapıyı “Satranca Değen Anne Eli” diye açtınız mı sonrası kontrolden çıkıyor, Migros’taki stant hostesinden ilçe temsilcisi, muskacıdan yazar, teknik okul mezunundan yaşam koçu giriyor içeri.

Siz maddi sıkıntı çekerken, o yaşam koçu, iddia ediyorum en az otuz bin dolar alıyor o kötü sunumlar için. Olay ekonomi ve profession çünkü. Sizin için değilse bile, bunu kavrayan akıllı çakallar için.

Konu daha sonra tarafımdan tekrar gündeme getirilecektir, hiç şüpheniz olmasın. Söylemesi ayıp ama ben sahte peygamberlere karşıyım. Çünkü kapıyı bir kere açtınız mı, o sahte peygamberler, kutsal annemizle el ele dünyaya inip, “Satranca Değen Kutsal El” oluveriyorlar.

İKİ SORUN

Yazı bitti ama aklıma takılan iki sorun var.

Can Arduman’ın yayınlarını sadece ben mi çok başarısız ve silik buluyorum.

TSF, lig tanıtımı veya büyük şampiyonalarının tanıtımını yaparken sürekli Can Arduman’ın adını öne alıyor “Can Arduman’lı Yayınlar Başlıyor” gibi lanse ederek bizi havaya sokuyor.

Bunda bir sorun yok, Arduman Türkiye Satranç şampiyonluğu ve olimpiyat sporculuğu yaşamış bir isim, yaş olarak dikkate alındığında duayen olduğu dahi söylenebilir (belki yaş nedeniyle Fatih Atakişi duayen olabilir, o ayrı).

Ancak konu yayın sunumu ve bu sunum her türlü standardın altında.

Bir kere her yayında tekrarlanan ve kim olduğunu görmediğimiz bir İsmail ritüeli var. Arduman’ın önünde bilgisayar açık olduğu halde, şöyle konuşmalara tanık oluyoruz.

– İsmail. THY üçüncü masa ne oldu?
– Berabere bitti.
– Kim kazandı dedin? Ha, ne? Berabere mi bitti. E belliydi zaten.

Bir başkası…

– İsmail, yeni sonuç var mı?
– (…)
– İsmail orada mısın? Vahap mı aldı? Kim? Ha iyi tamam, yayına alırız şimdi onu…

Vodvil gibi.

Yayını Arduman mı bize sunuyor, biz mi ona sunuyoruz yoksa çaycı mı bize sunuyor belli değil.

Bir kere ekranda herkesin yorumcunun önünde gördüğü bilgisayar kapalı mı, açık mı onu hiç çözemedim. Eğer açıksa ve chess24 aktifse, zaten her pozisyon ve netice görülebilir (yayın ile real time farkı var elbette ama İsmail neredeyse her zaman chess 24’te görüneni tekrar ediyor).

İkincisi, parti analizlerinde alt düzeyde veya üst düzeyde meraklıyı tatmin edecek hiçbir şey yok. Oyuncuların form durumu, geçmişte oynayıp oynamadıkları, örneğin Nihal Sarin’in oyun stili, çalıştırıcısı, Türkiye’ye kiminle geldiği; özetle, arka planla ilgili hiçbir bilgi verilmiyor.

Svidler – Gustafsson ya da Judit Polgar veya Seirawan canlı yayın yaparken tansiyonu yansıtabiliyorlar, teknik bilgi veriyorlar ve yayını canlı tutabiliyorlar. Aşağıdaki çok bilinen “en passant glitch” sevimli ama güzel bir örnek izleyici bağımlılığı açısından, çünkü yayında akıcılık ve hızlı reaksiyon nasıl veriliyor, öğretiyor:

https://www.youtube.com/watch?v=aZKl-uhnAeI

Can Arduman kızmasın, çok sıkıcı, ses tonu canlı veya bant yayına uygun değil, ön hazırlık yapmıyor, dünya aktüalitesine hakim değil, daha beteri bizzat kendi sunduğu yayını takip etmediği için kritik konumları eş zamanlı ve net aktaramıyor.

Ama tüm bunlar bir yana, her şeyden önce içerideki çaycıya seslenir gibi “İsmail”e seslenmekten vazgeçmeli.

ŞİKE

Türk satrancının büyük sorunuydu, artık adı konmaya başladı.

Kulüpler Şampiyonasının ardından sosyal ortamda düşen takımlar (yıllık ritüel gibi birşey bu 🙂 ) aniden şikeyi hatırladılar. Karşı taraf da boş durmadı, telefonla taciz ve teşvik iddiaları havada uçuştu.

Öncesinde kapalı IM Norm turnuvaları, bizim Fide Ustalarının farklı ülkede sıfır kategoride IM normu alması için organize edildiği artık konuşulan farklı turnuvalar, Barış Öztürk adlı yine satranç dışı birinin- her kapalı organizasyonda var olması üst üste konunca:

Herhalde konuyu FIDE’de gündeme getirmek en doğrusu olmalı.

Çünkü yakın zaman sonra bireysel ve kurumsal şike satrancı dünya ölçeğinde bitirecek. Sonrasında 120 nüfuslu bir köyde, 120 kişinin prens ve kral olduğu bir dünya ile baş başa kalacağız.

Burada kritik soru ise şu: TSF şikeden haberdar mı?

Dahası, TSF bu işin bir parçası mı?

15 gün sonra buluşmak üzere…

Ufuk Sezekkaplan

(info@sezekkaplan.com)

SAHTE PEYGAMBERLER” için bir yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s