AMA SATRANÇÇILARMIŞ !

21 Nisan 2016:                                  

– Ama satranççılarmış. Buyursunlar oynamaya devam etsinler o zaman, biz de yönetelim.

16 Şubat 1946:

– İstanbul Türk Satranç klübünün ikinci defa olarak tertip ettiği bu büyük müsabakaya İstanbul’un hatta diyebiliriz Türkiye’nin en kuvvetli oyuncuları iştirak etmiştir…

– Turnuvaların 5 yıldızlı otellerde yapılması kötü bir şey değil. Bu durumdan şikâyet eden arkadaşlarımız, eskiden çarşafı olmayan yurtlarda, misafirhanelerde konaklamak durumunda olduğumuzu bilseler ya da hatırlasalar inanın bu durumdan şikâyet etmezlerdi…

– 9 Şubat Cumartesi günü bütün iştirak edenler klübün Taksim Belediye Gazinosundaki lokalinde toplanıp, idare heyetinden Sayın Profesör Mazhar Nedim Göknil’in turnuva talimatnamesinde hakkında verdiği izahatı dinlediler ve turnuvanın sonundan evvel müsabakayı terk etmeyeceklerine söz verdiler.

– Satrancı satranççılar yönetmeli kavramına tamamen karşıyım.

– 14. tura kadar Boysan, Palavan’a ciddi bir rakip hissini uyandırmıştı. Lakin 15.turda Kornfilt’e 16ncısında Palavan’a ve nihayet son turda da meslek arkadaşı Tebi’ye set bir mücadele sonunda yenilerek galipten üç puvan geride, % 76,5 gibi yine yüksek sayılır bir vasati ile 2-3. mükafatı Musa Tebi ile paylaştı…

– Seçim konuşmamda da belirttiğim gibi, her işi o işi en iyi bilen yönetmeli. Yönetmekle oynamak çok farklı şeyler. Ben bu işin tam mutfağından geliyorum.

– Serj Poraponov Eylül 1946 İzmir Fuar Turnuvasında Ankara ekibinde oynadı ve hakiki kabiliyetini göstererek Palavan’ın gerisinde Boysan’la beraber ikinci geldi. (…) İmtihanların çetinliği ile tanınmış Teknik Üniversitesi talebesi olan Serj’in turnuvadaki nisbi ademi muvaffakiyetinin sebebi sınavlarının yaklaşmasında olduğunu düşünebiliriz. Bizde hakim olan his şudur: oyunu kalite bakımından son üç yıl içinde az bir ilerleme kaydetti ve zannediyoruz ki bu arkadaş yeter derecede çalışmıyor…

– Belki kendi satranççı olduğu için bu federasyonu daha iyi yöneteceğini iddia eden kişilerden daha çok satranççılarla bir arada bulunmuş, daha çok satranç taşına dokunmuşumdur. Bunu söyleyen kişiler FIDE’nin ilk 100 listesinde mi yer alıyorlar?

– Sayın Konsolos Bay Djolevitch’e gelelim: Kuvvetini yakından bilenler için turnuvadaki derecesi hayret uyandırmıştır (…). Son yıllar zarfında herkes teorisini ilerletirken, Bay Djolevitch “Naturspieler” tarzını muhafaza etmiştir. Fakat bütün bunlara rağmen, konsolosun oyunundaki esaslı ve derin bilgisiyle büyük mahareti onu her oyuncuya karşı çok ciddi bir rakip olarak çıkartır…

HANGİ SATRANÇ ?

Attila İlhan, toprağı bol olsun, Türk aydınını ve solunu “Hangi Sol” eserinde resmettikten sonra sağlam bir lince uğramış, ancak geçen sürede, yazdıklarının “az bile” olduğu kabul görmeye başlamıştı.

Attila İlhan’ın tezi, solun zaman içinde yozlaştığı hatta giderek sol olmaktan uzaklaştığı, kavramın özünde kaybolduğu olarak özetlenebilir. Sol kavramı öyle deforme olmuştur ki dünyada (özünde faşizm olan) Stalin yönetimi sosyalist olarak nitelendirilmekte, Türkiye dahil gelişmekte olan tüm ülkelerdeki askeri darbeler, Amerika askerinin giydiği yeşil parka üzerinden meşrulaştırılmaktadır.

Deforme etme (ya da kavramı çığırından çıkarma diyelim) zamanla kara propagandaya dönüşebilir. Bugünün Türk Satrancında olup biten de bundan fazlası değil.

Türk Satrancının 2000 veya sonrasında başladığını ilan etmek kara propaganda mıdır akıl zayıflığı mı ayrı tartışma konusu. Ama günümüzde geldiğimiz durak, “hangi Satranç” veya “hangi Türk Satrancı” dedirtiyor.

Tıpkı bugünün başkanının geçmişte rakı sofrasında propagandasını yapıp, sonra hiçbir şey olmamış gibi “aldatılmışım ayol” demenin, biraz çokomelli olması gibi (valla konu resim TSF sitesinde basıldı, bana hiç bakmayın).

Türk satrancının köklerinin en az 1936’ya yani Ankara Satranç Kulübünün kuruluşuna kadar gittiğini biliyoruz. Yani neredeyse yüzyıla yakın bir derinliği var. Bu tarih içinde görece olarak fakir görünen koşulların yaşandığı turnuvalar elbette oldu; ancak 7. Balkan Satranç Birinciliğinin 1975 yılında Yeniköy’de Sait Halim Paşa Yalısında yapıldığını bilmek gerekiyor. Bundan tam 44 yıl önce, neredeyse yarım asır…

Diğer taraftan zenginlik ve fakirlik vurgusu veya aşağılaması yaparken çok dikkatli olmak lazım, eski Türk filmlerinin klişesi ile “fakir ve gururlu olmak” çoğu zaman “zengin ve aptal” olmaya tercih edilir.

Nitekim 16 Şubat 1946’da başlayan ve 13 Nisan 1946’da biten İstanbul Birinciliğini azıcık irdeleyip günümüzle farklarını sayalım mı?

1. İstanbul Birinciliğine katılanların arasında Palavan, Tebi, Boysan, Günsav, Süer, Poraponov (sonradan Bilyap) var. Bu saydıklarımdan kaç Federasyonun Başkanı çıktığını siz bulun.

Son 5 İstanbul Birinciliğini hatırlamıyorum. Hayal meyal hatırladığım, Haramidere (ki ismi ile müsemma bir yerdir) civarlarında bir yerde düzenlendiği ve kuvvet derecesi ortalamasının 1540 falan olduğuydu. Haramidere, İstanbul’dan Tekirdağ’a giderken, şehrin 55 kilometre kadar ilerisinde. Kadıköy’e uzaklığı örneğin, Çorlu’dan daha fazla.

2. Turnuvaya katılanların hepsi takım elbiseli ve Humphrey Bogart ile Sir Laurence Olivier arasında gidip geliyorlar.

Günümüzde durum ise biraz şinanay.

Günümüzde İstanbul Birinciliği bırakın, resmi siteden açık turnuvaların son 10 yıla ait ödül törenlerinin fotoğraflarını koyun, Adana Açık Tarım Cezaevinde faça çizme turnuvası ödül töreninden daha kalitesiz giyim kuşam ve saç şekillerine maruz kalma riskiniz var. Bir yazımda üşenmeyip fotoğrafı koymuştum, ödül alan bir sporcu, şapkayı köy cenazelerindeki gibi ters takmış, ayağında şort ve şıpıdık terlikle, ödülü de ters tutarak dünyaya meydan okuyordu.

3. 1946 yılındaki turnuva 2 ay sürmüş. Bunun partilerin kalitesine yansıyacağı şüphesiz olduğu gibi o dönemin matbuatında yer bulacağı ve ilgi uyandıracağı da açık olsa gerek.

Günümüzde günde 3 turdan, bir hafta sonunda, bizim tarih komisyonunun kurabiyeleri indirme sür’atinde (o konuya aşağıda geleceğim 🙂 ) yapılıyor bu işler.

4. Bundan tam 73 yıl önce, ikinci dünya savaşının hemen ertesinde ve muhtemelen ekmeğin karne ile verildiği günlerde bu turnuva için basılan kitapçığın bugün bir sayfası bile basılamıyor, ne nicelik olarak ne de nitelik olarak.

Peki biz niye bu hallere düştük?

Bizi kim kandırdı ve kandırıyor?

Çünkü apaçık bir söylem var, bizlere (hadi bizleri şey edelim -turistik bir seyahate gönderelim 🙂 – ama satrançla içli dışlı olmayan binlerce insana) bu sporun geçmişte pis ortamlarda oynandığı, günümüzde de adam edildiği, zenginleştirildiği iddiası var bir yerlerde.

Komedi tarafı ise, bunu iddia eden yöneticiler -eskisi ve yenisi ile- koca ülke satrancını şu binadan idare ediyorlar:

Ganyan bayiini geçince seramikçi gelecek, onun arkasındayız şekerim !

Valla ayıp olmasın ama kazara yolum düşse, bir kere karanlıkta gitmem; ikincisi en üst kattaki mezbelelik yerine, alttaki seramik bayiinde ağırlanmak isterdim. Durum bu haliyle Türk Satrancına Değen Anne Elinden çok Türk Satrancına Değen Nalbur Eline benziyor maalesef 🙂

Peki bu nasıl olabiliyor?

83 yıldır nasıl yönetildik ki bizim ekonominin yirmide biri etmeyecek Nahcıvan’ın şu binanın dört katı büyüklüğünde müstakil bir Satranç Akademisi varken, biz nasıl veya niçin Keresteciler Çarşısındaki kötü bir binadan, daha çirkin ve emanet bir yerde temsil ediliyoruz?

Soruyu tekrar sorayım: İki binlerden sonra daha mı zenginleştik, yoksa fukaralaştık mı?

Standartlarımız İkinci Dünya Savaşı yıllarının gerisinde mi?

Birileri bizleri fena mı kandırıyor?

1946 İSTANBUL BİRİNCİLİĞİ

1946 yılında bu ülkede takım elbiseli 18 adamdan; ödül töreninde şapkasını ters takan ve ödülü ters tutan tinerci kılıklı sporculara, İstanbul’un dışında E5 karayolunun şarampola bakan mevkiinde birkaç güne sokuşturulan turnuvalara düştük.

Yırtık çarşaf falan iyi güzel de 1946 İstanbul Birinciliği onlarca insanın izlediği bir salonda, İstanbul’un göbeğinde Taksim’de yapıldı.

6 kişilik turnuva idare heyeti, 3 kişilik teknik hakem heyeti, 18 sporcu… Dönemin belki de en janti mekanı Taksim Belediye Gazinosu ve İstanbul Satranç Derneği Lokali…

Ve katılımcıların tamamı meslek sahibi insanlardı. Bunu da söylemeden geçemeyeceğim.

Tümü davetli olarak İstanbul Birinciliğine katılmıştı (1946 tarihli turnuva kitabında yazdığına göre de Bay Hayoş, Bay Demir, Bay Fred Benda, Bay Doğan Günsav ve Bay Turan Başak hastalık, tahsil ve vazife gibi sebeplerle iştirak edemedi). 

Turnuvayı ezici bir üstünlükle Selim Palavan kazanıyor, Musa Tebi ikinci, Mübin Boysan üçüncü ve Nevzat bey beşinci olmuş.

O yıllarda Teknik Üniversite’de okuyan Serj Poraponov (Siracettin Bilyap) altıncı, Orhan Günsav on dördüncü bitiriyor. Bilinen kalıptır, her turnuvaya bir sonuncu gerekiyor, Jirair Çakır Bey de bir beraberlikle on sekizinciliği elde etmiş (okur uyarısı ile düzeltilmiştir).

Turnuva kitabı İstanbul Satranç Klübü (Kulüp ibaresi o yıllarda Klüp olarak kullanılıyor) İdare Kurulu kararı ile Profesör Mazhar Nedim Göknil beyin Başkanlığında ve Ali Rıza Alpar, Musa Tebi, Mübin Boysan, Selim Palavan ve Villi Kornflit beylerin iştiraki ile hazırlanmıştır.

67 sayfalık bu eser, yani turnuva kitabı, dünün ve bugünün özeti. Bu eserde tüm partilerin kapsamlı analizi, oyuncuların tahlili, oyun ortasından vaziyetler fotoğraflı ve diagramlı olarak yer alıyor.

Günümüzde Türkiye Satranç Federasyonunun tüm yöneticilerinin satranç bilgisini toplayıp, karelerini alsak, acaba 1946 yılındaki bu turnuvanın düzeyinin onda birini karşılar mı?

KAMU KAYNAKLARI

Geçmişte her şey kusursuzdu demiyorum. Ama bugün her şey kusurlu diyorum. Baştan ayağa. Her şey.

Elbette geçmişte derneklerin arka odalarında kumar oynandığı, at yarışının satrancın önüne geçtiği, liseler arası turnuvaların konaklamasının otellerde değil de öğrenci yurtlarında olduğu, kötü koşullarda örneğin havasız ortamlarda il seçmelerinin yapıldığı dönemler olmuştu; geçmişi romantizmle yâd etmiyorum.

Ama geçmişte insanlar satranç üzerine konuşuyordu. Satranç insanları terbiye ediyordu. Yarım akıllı insanlar satrancı değil.

Saçı sakalı birbirine karışmış mesleksiz, lise mezunu değildi muhalefet. Hayatında 3 hamle turnuva oynamamış adamdan yönetici, ev hanımından temsilci, tek hamlede matı gösteremeyenden eğitimci, karaoke barlarda tren olmuş haspaların resimlerini yükleyenden tarih uzmanı falan üretmiyordu bu topraklar (Peki lise mezunu olmak ayıp mıdır? Kanaat önderliğine gözünü diktiysen ayıptır elbette. Çünkü Facebook’ta atıp tutacağın vaktin onda birini ayırsan, çok cüzi bir paraya açık öğretime başvurur ve bir fakülte bitirebilirsin).

Türk satrancı hiçbir dönemde bu dönemdeki kadar rezil ve sefil bir duruma düşmedi.

Yönetimi, muhalefeti, olmayan turnuvası, ödülü ters tutan sporcusu, telif hırsızlığı yapan ablası, kapalı turnuvalarda ayyuka çıkan şike iddiaları ve günümüz modern ebeveynini soyup soğana çevirmek üzerine kurulu bir beş yıldızlı otel “eko-sistemi” ile sadece satranca değil, iyi olan her şeye “anti” olan, yeni bir habitat bu.

Son 19 yıldır burada yönetici olan, bu yöneticilere şak şak yapan ve sistemi eleştirmeyen herkes bu günahın içindedir.

Kurumsal şikenin artık açık açık konuşulduğu, hayalet kulüplerin delege ürettiği, mesleksizlerin yönetici olduğu, kurulan fast food ekonomik sistemin ise battığı bir düzen.

Bundan 2 yıl önce, 2019 – 2020 kesitinde tüm satranç merkezlerinin batacağını, ekonominin yerle bir olacağını yazdığımda kaç kişi ciddiye aldı bilmiyorum. 19 yıl önce velileri soyup soğana çevirmek üzerine kurulan otel ekonomisi elbette sürdürülebilir, tutarlı ve dayanıklı bir yapı değildi. Kültürün ırzına geçen bu sistem, ekonomi değil, palavra yarattı.

Üstelik bu çöküş aratacak. Birkaç yıl sonra satranç ekonomisi bir yana, satranç sporu kalmayacak belki bu ülkede.

Şimdilik çocuklarının dahi olduğunu zanneden ebeveynleri kandırmak üzerine giden bu atipik ekonomi göstere göstere çöküyor.

Facebook gruplarında eğitimsiz ve mesleksiz birçok adamın sağa sola saldırması da bundan kaynaklanıyor, zamanında eğitimsiz ve mesleksiz onlarca adamı bu ekonomiye sokanlar, hiçbir alt yapı ve disipliner sistem kurmadıkları için, ne olup bittiğini çözemiyorlar.

Çöken sistemin hastaya verdiği morfin ise bünyede kurumsal şike söylentileri, kapalı turnuvalarda maç satın alma iddiaları, öğrenimini feda eden yeni nesil bir avuç masum çocuk üretiyor. Bu çocuklar güzel bir öğrenim alıp meslek sahibi olacakken, veli egosu ve kibri uğruna öğrenimlerini ve geleceklerini ipotek ediyorlar.

KAMU ZARARINI ÖDEYİN

Gülerek bitirelim.

Ben kamu kaynaklarını önemsiyorum. Aşağıda resimlerini göreceğiniz Tarih Kurulu toplantılarını önemsediğim gibi (orijinal unvanı: Türk Satranç Tarihini Araştırma Komisyonu).

Şimdi tarih komisyonu her zaman başımızın üstüne, büyüklerimiz düşünmüşler, her ne kadar kılık kıyafet biraz sıkıntılı ise de (1946’dan oldukça geride) ve bazıları tıraş olmadan gelmişlerse de bir heyet oluşturup Türk Satranç Tarihi yazmaya karar vermişler.

Vermeliler de zaten, çünkü cennet mekân Federasyonumuzun resmi sitesinde “Tarihçe” linkine tıkladığınızda (http://www.tsf.org.tr/federasyon/tarihce ) Rus Çarı 2. Nikola’yı filan okuyoruz, ortada Türk ve dini bütün bir Müslümanın adı yok.

Demek ki büyüklerimiz “şimdilik Mısır’daki piramit kabartmalarından başlayalım, Stalin döneminden devam edelim, arada Barbra Streisand falan derken dünyayı yazalım, günü gelince Türk Satrancına bakarız” diye düşünmüş olmalılar.

Nitekim 16 Şubat 2017’de beklenen Türk Satranç Tarihi Komisyonu toplanıyor. Resimler aşağıda:

Bu arada, belirtmeden geçemeyeceğim:

Bizim ülkede – iyi sıhhate olsunlar- her mekanizma ters işler, Bundan 7-8 sene önce Karaköy Vapur iskelesi batmıştı. İskelenin içinden denize gömülen tekel büfesinin mallarını da kayıkçılar falan kurtarmıştı. Oysa makul mekânda ve zamanda olması gereken nedir? Bunun tam tersidir.  İskele batmaz, kayık batar; iskeledekiler de batan kayıkçıları kurtarır.

Bizim Tarih Komisyonu da o hesap.

Tarih yazmak için kurulup 2,5 yılda tarih olan başka bir kurul dünyada olmamıştır ve de olabilemez.

Ben yine de yaptıkları çalışmayla çok ilgili değilim, anlayamıyorum çünkü. Gerçekten çok acayip laflar etmişler ve saygı duyuyorum. Akademik kartopu gibi bir şeyler okudum, tabii anlamadım, büyüklerimizin mutlaka bir bildiği vardır.

Buraya kadar çok iyi:

Daha sonra bu komisyon, 6 Nisan 2017’de bir kez daha toplanıyor. Bu da çok iyi:

Ama sonrası yok.

Yok derken, şu anda 23 Haziran 2019’dayız, ilk toplantıdan ve akademik kartopunun atılmasından bu yana tam 2 yıl 4 ay geçmiş.

İşte bu hiç iyi değil.

Şimdi bir Kamu Kurumu (özerk mözerk hiç anlatmayın, bu Kurum hiçbir şey olmasa sizden kesilen lisans bedelleri ile yaşıyor) bir proje yapacaksa ve bunu açıkça vaat ettiyse, bunu yapar.

Tarih yazacağız diye 6-7 kişiyi oturtup, 2,5 yılda tek bir harf yazamamışsanız, bunun hesabını kamuya vermeniz gerekir.

Şimdi, benim Kamu Yararı açısından hesabım şöyle:

– İlk toplantıdaki kamu zararı dikkat çekici ve de tüyler ürpertici. Bunu fotoğraflardan teşhis edebiliyoruz. Nitekim yukarıdaki ilk fotoğrafta (katılımcıların tamamı kravatsız bu meyanda) 6 çay, 1 kahve, 7 Erikli Memba Suyu görüyoruz.

Daha önemlisi, benim hesaplamalarıma göre masada en az yarım kilo tuzlu ve tatlı pastane kurabiyesi var. Dolayısıyla ilk tespitlere göre buradaki Kamu Zararı 63 Lira çıkıyor (içecekleri 23 Lira saydık).

Başkan ayrıldıktan sonra değerli komisyon üyelerinin fedakârane çalıştıklarını ve arada kan şekerinin gidip geldiğini varsaysak da sitedeki son 3 resimde sadece iki çayın yenilendiğini, kurabiyelere ise fazla el sürülmediğini görüyoruz.  Umarım giderken biri kalanları sardırmamıştır.

Böylece, Başkan odadan çıktıktan sonraki tüketime, kesme şeker payı dahil 5 Lira ekliyoruz.

Değerli Komisyon üyelerinin “something for nothing” kapsamında gerçekleştirdikleri 16 Şubat 2017 Kartopu toplantısının kurabiye, çay, 1 Türk kahvesi ve muhtelif Erikli Memba suyu üzerinden maddi götürüsü, net 68 Türk Lirası olarak tespit edilmiştir.

– 6 Nisan 2017 tarihli toplantı ise hafif şiddette geçmiş  (katılanların tamamı yine kravatsız).

Masada 6 bardak çay tespit edebiliyoruz.

Resmi dikkatle incelediğimizde çayların üçüne dokunulmadığı, üçünün ise ışık hızında hüpletildiği anlaşılıyor. Tespitlerime göre 2 bardakta kaşık yok, dördünde var, yani en az 4 kesme şeker tüketilmiş.

Ekibin tek çayla yetinmeyeceğine emin olmakla birlikte, şüpheden sanık yararlanır ilkesi ile yaptığımız hesaplama sonucunda, 6 bardak kamu çayı, tahmini 4 kamu kesme şekeri eşittir 14 Türk Lirası kamu zararı ediyor.

Şimdi değerli Kurul üyelerine harcırah verilmiş midir, bir ödenek tahsis edilmiş midir, bunu bilmiyoruz.

Bu gibi konular normal yerlerde mali genel kurullarda falan konuşulur. Ne var ki bizde Mali Genel Kurulda 4 adama 3 dakika konuşma süresi verildiği için konuşmalar “ değerli üyeler, merhaba, teşekkür ederim, hoşça kalın” ile iktifa ediyor, arada da Vandalizm falan 🙂 .

Bu yüzden 2,5 yıldır tek harf yazmayan, yazmamayı beceren, Beyaz Rusya’daki karaoke barlarında tren olan haspaların fotoğraflarını yükleyen kıymetli bir üye dışında, eylemi olamayan akademik kartopu kurulu üyelerine, yapmadıkları bu muhteşem çalışma için bir harcırah ve ödenek verildi ise, bunu bilmek isteriz.

Yok, harcırah veya ödenek (bütçe) verilmedi ise, ben sade bir vatandaş olarak 77 Türk Lirası anapara kamu zararını, ilave olarak iki buçuk yıllık yasal faizi istirham ediyorum.

Valla vermezseniz, dilekçe hakkımı kullanırım, şaka yapmıyorum.

KARPOV’A “KISA KES” DİYEN BELEDİYE BAŞKANI

Türk satrancının tımarhaneye döndüğü yeni milenyumun özeti “tabelaya bakarım göbek atarım” olabilir. Ki ben olsam, bunu TSF sloganı yapardım.

Göbek atacağımız tarihi olaylardan biri geçtiğimiz hafta yaşandı.

Eski “Dünya Şampiyonu” ve yaşayan satranç efsanesi Anatoly Karpov Türkiye’ye geldi. Benim anladığım kadarıyla olaydan TSF’nin haberi yok.

Bir dünya şampiyonu ülkenize gelirse ne yaparsınız?

Onu ağırlarsınız ve uzmanlığından belli ölçüde fayda sağlamaya çalışırsınız. Örneğin Karpov’a bir konferans verdirirsiniz, atıyorum üniversite öğrencilerine, ülkenin satrançla ilgili insanlarına önceden haber verirsiniz. Salt 1 saatlik bir soru cevap etkinliği yapılsa kim bilir bu yaşayan değerden neler öğrenirdik?

Bir diğer bilinen usul ise dünya şampiyonuna çoğul gösteri (simültane) yaptırmaktır. Nitekim yaptırılmış da.

Yalnız komedi şu: Koskoca Karpov gösteriye başladıktan bir vakit sonra, Belediye Başkanının programı olduğu gerekçesi ile simültanenin kısa kesilmesi rica edilmiş. Yani “usta, efendi ol, topla artık” denmiş (artık Başkanın hanımı mı zırıltı çıkarttı, günahı boynuna).

Ha ha ha 🙂 .

Koskoca Karpov’a, “simültaneyi kısa kes, Başkanımız, Tarım İl Müdürü ve Kaymakam Muavini ile rakı içmeye gidecek, hadi koçum” falan denmiş olmalı.

Gerçek tımarhane, dünyada eşi bulunmaz canlı ve doğal deney ortamı, etrafı 4 denizle çevrili açık hava laboratuvarı.

Bunu organize edip kamuya duyuran da ‘ehi ehi’ diye gülerek anlatıyor. Dünyaya rezil oluyoruz yahu.

Diğer taraftan, biz zamanında Pavarotti’yi yeteneksiz diye kovmuş, Naim Süleymanoğlu’nu spor dersinden sınıfta çaktırmış, Karaköy iskelesini batırmış adamlarız. Karpov’a simültane tamamlattıracak halimiz yok herhalde.

Satranç oynamayı bilmeyen başkan, satranç oynamayı bilmeyen başkan yardımcısı, tabelaya bakıp göbek atan eski başkan, atın hareketini bilmeyen hoca, plaj terliği ile kürsüye çıkan sporcu…

Bunlara, Karpov’u Rusya’dan simültaneye getirtip, sonra simültaneyi yarıda kestiren efsane organizatörü ekliyoruz. Türk tarihi az geldi, dünya satranç tarihine, Karpov’u madara etmek suretiyle etki ettik yahu 🙂 .

Özetle, Türk satrancı, geçen 73 yılda, üç Federasyon Başkanın il birinciliğinde oynadığı günlerden, Türkiye Şampiyonasına adam çağıramayan hale geldi. Arada da çarşafsız yurtlarda uyuduğumuzu zanneden yöneticiler falan var.

Zaman ve mekân belirleyicidir.

Satranç hiçbir yerde ve hiçbir zamanda, bu kadar rezil olmadı, bu kadar gülünç ve acınacak duruma düşmedi.

Cümleten tabelaya bakıp göbek atıyoruz…

O değil de: Bari şu 77 Türk Lirası kamu zararını ödeyin.

(15 gün sonra burada buluşmak üzere).

Ufuk Sezekkaplan

AMA SATRANÇÇILARMIŞ !’ için 8 yanıt

  1. Karpov simultanesi, kendisinin ekibi tarafından bitirilmeyecek şekilde planlandı ve aynı şekilde uygulaması yapıldı.
    Sadece 15-20 dk sonra bitecekti fakat karpov 45-50 dk kadar oynadı. Konunun, Belediye başkanı dahil, başka kimseler ile hiç ilgisi yok.
    Bilgileriniz doğru değil.

    Beğen

  2. Ayıp nedir? Ayıp insanları saçına sakalına bakıp dış görünüşüyle eleştirmektir. Ayıp, bir hukukçunun kişisel bilgileri isim vermeden yazmak gibi ahlak dışı yöntemlerle ifşa etmesidir. Ayıp, birisi İtü Elektronik 3. sınıf tan terk etmiş olsa da resmi tutanaklara lise mezunu olarak geçtiğinin ya da resmi olarak çalışmadığı için işsiz olarak yazıldığının bir hukukçu tarafından bilinmemesidir. Ya da ayıp, bunları bilmesine rağmen sırf saldırmak için bunları yazmaktan utanmamasıdır.

    Beğen

  3. Evrensel bey,

    İlke olarak burada yorumları açık bırakıp mümkün mertebe karşı yorum yapmamaya ve karşıdakinin cevabının görülmesine çalışacağım, ama ilk istisnayı size yapayım.

    Yazımda işsiz kelimesi geçmiyor, mesleksiz kelimesi geçiyor. Çetin Altan’ın terimidir bu, ülkenin genel sorununa temas eder.

    Saçı sakalı birbirine karışmış muhalefet tanımı da haklı bir tanım, bunun içine onlarca insanı koyabilirsiniz.

    Lise mezunu kavramına gelince: Elbette ayıp değil, annem ortaokul mezunu mesela. Ancak bir muhalefet liderliği ve kanaat önderliğine kendini konumlandıran kişilerin, eğitim ve öğrenim formasyonunda ileri gitmesi beklenir, günümüzde bu zor değil, insanlar e-okul programları üzerinden yabancı üniversitelerde doktora yapıyorlar, değil ki Türkiye’de lisans yapamasın.

    Son olarak, yazımda kimseye “maymun”, “ahlak fakiri” gibi güzel sözler geçmiyor farkındaysanız. Kimseyi de geçmişte olmamış hayali vakalarla iftiraya tabi tutmuyorum. Taşı atarken sadece son 48 saatteki günahları gözden geçirmekte bile büyük yarar var.

    Beğen

  4. Ufuk Bey, mesleksiz tanımınız daha da kötü, bilmeden atıp tutmaktır bu. Sizin sakallı bir fotoğrafınızın olup olmaması beni ilgilendirmez mesela. Umarım buradaki fotoğrafımı beğendirebilmişimdir. Kanaat önderliğine gelince, bu sizin hüsnü kuruntunuz olmasın. Bazı insanlar sadece satranç sevgisiyle yazıp çizebiliyorlar, belki de bunu anlamak istemiyorsunuzdur. Son olarak ben size maymun ya da ahlak fakiri demedim. ”Hukuken kişilik sahibi”, kanlı canlı ve ismi, cismi belli olan kimseye karşı böyle tek kelime ettiğimi bulamazsınız.

    Beğen

  5. Merhaba,
    Ufak bir düzeltme:
    Jirair Çakır turnuvayı 10.turda Vedat Çelebi ile olan oyunundan aldığı yarım puan ile bitirmiş. Kitabın 11. sayfasındaki turlara göre neticeler tablosu, tur itibarı ile toplam puanı gösterdiği için ve kendisi 10. turdan sonra hiç puan almadığı için 17. tura kadar 8 tur boyunca yarım puanda gözüküyor. Teşekkürler, selamlar.

    Liked by 1 kişi

  6. Ufuk bey, yeni siteniz ve kimliğinizi açıklamaya karar vermişsiniz hayırlı olsun.
    TSF’nin bulunduğu binanın yeri resmetmeye çalıştığınız kadar kötü değildir. Ana caddeye yakın karşısında 24 saat açık dört yıldızlı otel, yanında 24 saat açık benzinlik ve binayı da 24 saat bekleyen ve gözleyen bekçileri vardır. Karanlıkta da gelebilirsiniz içiniz rahat olsun. Ankara’yı pek iyi bilmeyenlerin kafasında yanlış canlanmasın isterim.
    TSF’nin bulunduğu kata ait bina 19 Mayıs Spor Tesislerinin karşısında, Atatürk Kültür Merkezine (ne yazık ki artık fuar alanı olarak kullanılıyor ve “millet bahçesi” olacakmış) çok yakın İstanbul Caddesi ile Kazım Karabekir caddesi kavşağında merkezi bir yerdir (Kahraman Olgaç bana “burayı senin için aldılar” diye takılırdı. Çünkü benim oturduğum yere [Tandoğan – Ankara’nın bir başka merkezi yeridir ve miting alanı olarak çok kullanılır] de yürüme mesafesindedir). Buraya Ankara’nın her yerinden ulaşım görece kolaydır. Çok yakınlarında havaalanı servis otobüslerinin durağı dahil onlarca otobüs, dolmuş durağı ve metro istasyonları bulunmaktadır. Bunların çoğu da ana durak (başlangıç/bitiş) niteliğindedir. Gençlik Parkı, Tren Garı, Ankara Kapalı Spor Salonu, Ankamall yakın çevrelerdir. Ulus denilince iyi bilmeyenlerin aklına kalitesiz bir semt geliyor ama öyle değil. Ulus kocaman bir semt ve Ankara’nın ikinci büyük ana merkezidir. Tarihi binalar/yapılar ve çoğu müzeler bu semt içindedir. Nezih ortam arayanlar için sorun olacak kısmı ünlü Rüzgarlı muhitinin alt kısmına denk gelmesi nedeniyle etrafta çok miktarda inşaat, banyo ve mutfak malzemeleri satıcısının bulunmasıdır. Bunların büyük çoğunluğu gayet iyi dekore edilmiş büyük mağazalardır. TSF’nin bulunduğu binanın karşısında demir/profil yüklenen büyük bir depo olması, mağaza ve dükkanlarının malzeme yükleme/boşaltma yoğunluğu evet biraz sıkıntı yaratmaktadır. TSF katının bulunduğu binanın açık ve kapalı otoparkları bulunmakta ve misafir otolar da buralardan yararlanabilmektedir.
    Bu arada Ulus demişken konu ettiğiniz Türk Satranç Tarihi Komisyonunun da belki işine yarayabilecek bazı bilgiler de aktarayım. Ankara’nın ilk satranç oynanan mekanlarının da bu semtte, Ulus’ta olduğunu hatırlatayım. Ulus denilince en önemli yer Ulus Meydanıdır. Ulus Meydanı TSF binasının hemen üst tarafındadır. İlkin Ulus Meydanında Kahraman Olgaç’ın da müdavimi olduğu ki karşısında Merkez Bankası’nda çalışıyordu, Kızılırmak Kıraathanesi 1940’lı yıllarda satranççılara ev sahipliği yapmıştı. Olgaç burada yazınızda adı geçen Serj Poraponov (Seracettin Bilyap)’la nasıl tanıştığını ve ilk oyunlarını anlatırdı. Zaman geçtikçe yine Ulus Meydan’a yakın ünlü YİBA çarşısına doğru giden yol üzerindeki Santral Kıraathanesi Ankaralı satranççılara ev sahipliği yapmıştı. Satrançla ilgilendiğim ilk yıllarda İsmail Doğantuğ sayesinde burayı öğrenmiştim. İsmail Doğantuğ da buraya çok uzak olmayan bir mesafede Sıhhiye’de bulunan Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Rusça Bölümünde okuyordu. Sonrasında da bir iki kez daha Ulus’a yolum düştüğünde Santral kahvesine uğramıştım. Benim Santral Kahvesini öğrendiğim dönemde 1980’li yıllara gelinmiş ve satranççılar artık Kızılay’da bir başka kahve bulmuşlardı. O dönem niye Ulus’ta toplanıldı çünkü zamanın önemli satranççılarının çoğu bu cıvarda çalışıyordu. Örneğin Ankaralı satranççıların çok sevdiği rahmetli Naci San o zamanlar İlk Meclis’in hemen yakınında olan Sayıştay’da çalışmaktaydı. Yine rahmetli Malik Çapar Gençlik Parkı’nın karşısında İller bankasında çalışıyordu. Nurettin Evciler’in Anafartalar civarında fabrikasının irtibat bürosu vardı. Alparslan İzer’in çalışma yeri yine bu bölgede idi. Neyse fazla uzatmayayım. Kısacası Ankara’da satrancın kalbi Ulus’ta atmaya başlamıştı.
    Diğer konu TSF’nin bulunduğu kat için “mezbelelik” demişsiniz. Oysa temiz, dekorasyonunda fazla sorun olmayan bir kattır. Diğer katlarla karşılaştırıldığında çok iyi durumdadır. Zaten alındıktan sonra bir sponsor tarafından dekore edildiği aklımda kalmış. En önemlisi burası kira değildir. TSF’nin kendi mülküdür. Öncesinde özerk olmadan önce TSF, GSGM binasındaki ve daha önce de Nüzhet Han’daki (ki burası sağlık malzemecileri dükkanlarının bulunduğu bir bina idi) iki odada hizmet vermekteydi. Şimdiki yeri Atletizm İl Tesisleri Müdürü Yaşar Kay arkadaşımız bize göstermişti ve A. Nihat Yazıcı için “burayı alsın işte o zaman ben ona başkan derim” demişti. Kahvehane köşelerine hapsolmuş bizler için buranın alınması bize heyecan vermişti. Cesaretle borçlanarak burayı Türk Satrancına kazandıran Ali Nihat Yazıcı’ya teşekkür borçluyuz. Hele orada burada kimi küçücük kiralık dairelerde faaliyetlerini sürdüren diğer federasyonları görünce bu hizmetin değeri daha iyi anlaşılıyor. Mekanın bir kısmı da Nevzat Süer salonu olarak satranç turnuvalarına ve çalışmalarına ayrılmıştı. Ne var ki katın açık olması çoğunlukla mesai saatleriyle sınırlı kaldığından umduğumuz kadar Ankaralı satranççılar buradan yararlanamadı. Yine de önemli bir aşamaydı. Ayrıca burası idari hizmetler için kullanılan bir yerdir ve nerede olursa olsun bir satranç akademisi mekanı ile karşılaştırılması bir sonuç doğurmayabilir.
    Bir diğer konu da kılık kıyafet. Törenlerde bence de kılık kıyafete dikkat edilmesi gereklidir ve dikkat ediyorum edilmiyor. Ancak TSF kurulları toplantılarında çalışma arkadaşlarına saygı bakımından temiz ve bakımlı olmak kaydıyla sivil kıyafet giyilebilir ki ben de öyleydim. TSF kurulu üyeleri gönüllü (ücretsiz) çalışmaktadırlar ve dışarıdan gelmektedirler. Kurumun sürekli çalışanı değillerdir. Bazıları emeklidir bazıları da belki kravat ceket giymeyi gerektirmeyen işlerinden zaman arttırıp gelmektedir ve kendi içlerinde bir çalışma yapmaktadırlar.
    Sabri Koçak

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s